Sorumluluğumuzu İfa İmanımıza Olan Borcumuzun Gereğidir

155

Anadolu Platformu İstişare Kurulu Başkanı Zekeriya Şengöz’ün Öğrenci Meclisi Toplantımızda gerçekleştirdiği açılış konuşmasının tam metni şu şekilde:

“İslam dünyası olarak içinde bulunduğumuz koşulları değiştirmemiz çok yönlü bir değişim ve dönüşümle mümkün olabilir. Sadece bir milletin veya grubun, bir ekolün veya düşünce grubunun tüm bu sorunların üstesinden gelebilmesi mümkün değildir. Ekonomiden hukuka, sanattan kültüre, dini anlayışlardan geleneksel tutumlara, bireyden topluma kadar her alanda ortak bir sorumluluk duygusu içinde çalışılması gerekmektedir. İnsanlığın emniyet, adalet ve değer arayışına cevap verebilmek için; imkanları ve sınırlılıkları gözden geçirmek, yöntem ve hedefleri netleştirmek gerekir.

En büyük imkânımız imanımızdır. Dünya ve alemde olan her şeyin sonlu, ahiret yurdunun ebedi olduğuna inanmamız bize ve sizlere bütün engelleri ve zorlukları, sıkıntılarımızı kolayca aşabilmemizin imkanını verecektir. Allah’ın inayetiyle, yardımıyla rehber edindiğimiz Kur’an ve Resulümüzün sünneti seniyyesi, içinde bulunduğumuz bütün şartlara rağmen bizi hayata bağlamakta, hayatımıza anlam katmaktadır.

Bugün İslam dünyasında halkına yabancı, meşruiyetini gücünden alan; hukuk, adalet ve özgürlük taleplerine kulak tıkayan, dışarıya bağımlı, baskıcı rejimler çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu durum toplumsal gelişme için büyük bir engel teşkil etmekte ve İslam’ın evrensel boyutta doğru bir şekilde anlaşılmasını önlemektedir. Modernist bilgi ve yaşam kirliliği ile dalga dalga çürümeye doğru gittiğimiz gerçeği bize İslami şahsiyet inşasının gerekliliğini göstermektedir.

Müslümanın şahsiyetine vurgu yapmak gerekirse; bu çağın en büyük günahı duyarsız, değersiz, gayesiz, ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz yığınlar yetiştirmesidir. Bu talihsiz gelişmelere rağmen İslami kesimin Müslüman şahsiyeti inşa çabalarında sergiledikleri ruhsal yorgunluk, pratik açısından verimsizlik, fedakârlık ruhunun zayıflaması, menfaat eksenli ilişki zeminlerinin oluşturulması gibi zafiyetler süreci tıkama noktasına getirmiştir. Genel anlamda Türkiye’deki Müslümanların yapısal ruh, heyecan ve disiplini kaybetmeleri, İslami şahsiyeti inşa çabalarındaki bereketi neredeyse asgari noktaya indirmiştir. Bu nedenledir ki şahsiyeti inşa etmenin zorlu bir süreci, çetin bir sınavı ve ağır bir bedeli vardır. Şahsiyeti inşa süreci yoğun bir şuurlanma ile gerçekleşir. Tarihsel anlamda yaşanan birçok sosyal ve psikolojik hadise genel anlamda insanda olması gereken fıtri kaliteyi düşürmüştür. Yaşanan bu kalite sorunu doğal olarak her birimize bir şekilde bedel ödettirmektedir.

Özel anlamda İslami bir şahsiyeti oluşturma çabamızda bile yaşadığımız özel ve genel hadiselerin etkisini görmemiz mümkündür. Emevilerle başlayan saltanat süreci, Bizans ve haçlı seferleri, Moğol katliamları, batıni hareketler, iki büyük dünya savaşı, Batı emperyalizminin yayılması, modernizm, bilgi kirliliği, bireyselleşme, ulus devletlerin geliştirdiği korku ve yıldırma politikaları gibi saikler, Müslümanlar açısından sağlıklı bir şahsiyetin gelişimini olumsuz yönde etkileyen dış unsurlardır. Son iki yüzyılda da halkı Müslüman olan ülkelerin sistemlerinin çoğu bizatihi münafık bir nesil yetiştirme politikaları, İslami şahsiyetlerin demir atacakları bir limanlarının olmaması, şahsiyet inşa çabalarımızda birer engel olarak görülebilir.

Şahsiyeti inşa ve doğru düşünebilme sürecini başlatan Kur’an, bu sürecin iman ile istikrar bulmasını ister. Ancak iman yalın bir tasdik değil; ibadet, ahlak ve eylemi belirleyen bilinçli bir tercihin adıdır. İbadetin halisi, ahlakın güzeli ve eylemin salih olanı imandan sudur eder ve tüm bunlar mü’minin şahsiyetini oluşturur. Zihnî ve amelî hicret, Müslüman şahsiyetin inşası anlamına da gelmektedir. İman eden mü’min birey; imanı, tasavvuru ve hayatı vahiyle inşa olan Müslüman şahsiyet haline gelmektedir. İşte böylece iman eden ve iman ettiği değerleri hayata taşıyan Müslüman şahsiyet, söylem ve eylemleriyle, iman ve amelleriyle cahiliye toplumuna bireysel alanda örneklik oluşturmak ve vahye şahitlik sorumluluğunu da yerine getirmiş olmaktadır. İmanımızın vakarını zedeleyecek sulu davranışlardan uzak durmak, şahsiyet inşamızın önemli bir tuğlası olmalıdır.

İslami mücadele, soyut bir “Müslümanlık” iddiasıyla altından kalkılacak bir durum değildir. Güçlü şahsiyetler ve bu şahsiyetlerden oluşan güçlü yapılar gerektirir. Şahsiyet inşasının ilk aşısı ailede gerçekleşir. Aile, şahsiyet kazanmanın mebdei ve membaıdır. İslami oluşumlar ise bu sürecin koruyucu ve tamamlayıcı okuludur. Daru’l Erkam modelinde bunu görüyoruz.

Aidiyet Duygusu

Sistematik bir ifsadla karşı karşıya olmamız, beşer olarak zayıf olma gerçeğimiz ve bireysel yaşamın Allah’ın razı olmadığı bir yaşam tarzı olmasından hareketle, aidiyet kavramının mü’minlerin dünyasında hayati bir gündem olarak işlemesini zorunlu kılmaktadır. Müslüman olmak, ümmet olmak, aile olmak en temel aidiyetimizdir. Aidiyet bir kimliktir, bir kimlik izharıdır. Kendimizi anlamlı bulduğumuz yerdir. Aidiyet bir hukuku ifade eder. Karşılıklı sorumluluklar duymayı gerektirir. Aidiyete anlam katan sadakat ve vefadır. Aidiyetin en anlamlı olduğu an, aidiyet duygusunun zedelenmesi sonucu yokluğunun hissedildiği anlardır. Aidiyet, hizipçilik veya hizipleşme değil; bir duvarda tuğla olmaktır.

Bir zorlu işte ve süreçte kardeşinin yanında olmak ve ona omuz vermektir. Keyfi ve malayani birliktelikler aidiyetin ruhuna aykırıdır. Aidiyet bir mücadelede motor güç kaynağının temsiliyet ve iradesinin devamlılığıdır. Aidiyetin hayata zenginlik ve güzellik katan en anlamlı yönü otokontrol ve terbiye için bir disiplin olmasıdır. “Benim bir iddiam var, bir hesabım var, bir endişem var, söyleyecek sözüm var”ın fiili  ifadesidir. Farklılıkları azdıracak, köklü sorunları ihtiva eden bir coğrafyada yaşıyor olmamız, sistemin her alanda toplumsal yaşam mayamızı ifsad eden bir güçte olması; vahyi ölçülerde bir aidiyeti zorunlu kılmaktadır. Aidiyet müzminleşen disiplinsizliğe karşı hikmeti ihtiva eden bir kenetlenmedir.

Aidiyet bilincinin gelişiminde korunması gereken incelikler ve anahtar unsurlar;

1- İstişari gelenek,

2- Mü’minleri temsil eden iradi beyanlar,

3- Ehliyetli şahsiyetlerdir.

İnsanlardan, kendilerini aidiyet içerisinde hissetmelerini isteyeceğimiz yer, ortam veya çevrenin, söz konusu insanların zihinlerinde ve vicdanlarında hesabını verebilecekleri bir işleyişe sahip olmalarını beklemeleri en doğal haklarıdır. Herkes kendini hangi düzeyde ve yoğunlukta bir yerlere ait hissediyorsa, o kadar müdahil olma hakkı vardır. Hayır üzere olgunlaşan ve şekillenen aidiyetler, amaçlara ulaşmayı kolaylaştırır. Bir yerlere olan aidiyetimiz ile ilgili temel nokta bizi oraya bağlayan unsurların varlığıdır. “Orada nefsimi mi tatmin ediyorum?”, “Vitrinlere mi oynuyorum?”, “Yoksa birilerinin tepkiselliği mi beni oralara itiyor?”, “Gerçekten bir hikmet arayışında veya hayır yarışında mıyım?”. Bu hususlar Rabbimizle kurduğumuz kulluk iletişimimizde öncelikle netleşmesi gereken hususlardır. Bir yerlere duyduğumuz aidiyetimizin Rabbimiz katındaki makbul olma ve meşru olma ölçüsü, takvaya dayalı amellerimizin ne kadar bereketlendiği ile orantılıdır. Aidiyet olgusu içerisindeki bireylerin hakkaniyet çerçevesinde haklı bir gerekçeye dayanan mesafeli veya aykırı duruşları beraberinde vebali getirir. Çünkü haklı gerekçenin müdafaası ve savunması için içeriden müdahale daha hayırlı yollar açar. Aidiyetimize ruh katan şey, kendimizi en mütevazı alanda konumlandırmaya razı olma inceliğini gösterebilmemizdir. Aidiyet ruhumuzu canlı tutmanın yolu, ilişkilerimizin eğitici öğretici bir özellikte olmasıdır.

Sorumluluk

İlk vahyi mesajlardaki nasslara baktığımızda hepsinin sorumluluk düşüncesini işlediğine şahit oluruz. “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar.” (Müddessir, 1-2) ayetlerindeki sorumluluklarını Resul’ün yerine getirilmesini emrederek bizlere de mesajını iletiyor.

Her çeşit fitne zeminine galip gelmenin kaçınılmaz şartı sorumluluk yüklenmektir. Modern yaşamın rüzgarına kapılma, biz Mü’minlerde değer kaybına yol açtı. Uyarıcılarımızın azalması, atalet, yılgınlık, yorgunluk, durgunluk bizleri duyarsızlaştırdı. Peşimizi bırakmayan nefsin istek ve arzularına yenik düşmek ve rehavete kapılmak gibi hallerimiz sorumluluklarımızı artırmaktadır. İşte bütün bu olumsuz sebeplerden dolayı imanımızdaki samimiyetimiz bizlerin rehavete kapılmasına müsaade etmemelidir.

Sorumluluğumuzu ifa imanımıza olan borcumuzun gereğidir. Sorumluluk konusunda mazeret üretme hastalığımızdan vazgeçmeliyiz. Beşerî sistemlerin her türlü albenili malzemeyi kullanarak yaymaya çalıştığı ifsat dalgasına karşı; ancak bizim payımıza düşen sorumluluğun çok üstünde bir sorumluluk yüklenme azim ve iradesiyle bu dalganın karşısında durabiliriz. Sorumluluklarımız, birilerinin kendi sorumluluklarını yerine getirip getirmemesi ile ne eda edilir ne de sakıt olur. Unutulmamalıdır ki salih amellerimizi bereketlendirecek olan sorumluluklarımızdır. “Ey insanlar! Allah karşısında takva sahibi olun.” (İbni Mace, Ticaret, 2) derken yani sorumluluğunuzun bilincinde olun.

Değişen zamanlarda değişmeyen sorumluluklarımız olmalıdır. Bunlar sürekli tebliğ, teyakkuz halinde olma, helal harama karşı refleks içinde olma halleridir. Sorumluluktan kaçma veya sorumluluğu başkasına yükleme hastalığını terk etmeliyiz. Bireyselliği tetikleyen keyfilikler, sorumluluk duygularımızı körelten tutumlardır. Sorumlulukla ilgili ıskalanmaması gereken önemli bir konu da ne idealler adına gerçeklikten vazgeçmek ne de gerçeklikler adına ideallerimizden uzak durmaktır. Sorumluluk almak veya sorumluluğa talip olmak kolay ama o sorumluluğu taşımak zordur. Bu çerçevede sorumluluğu taşımada süreklilik esas olmalıdır.

Mücadele tıpkı bir maraton gibi, tıpkı bir koşu gibi önce yavaş yavaş başlamalı ve hikmetli bir tedricilikle, aşama aşama gelişmelidir. Değerlerimize karşı en büyük sorumluluğumuz, mü’min kardeşlerimize karşı birbirimizin kusurları üzerinden değil, birbirimizin güzellikleri üzerinden bir ilişki geliştirmektir. Sorumluluk duygumuzu güçlü tutan en önemli önceliğimiz “endişe ve fedakârlık” hassasiyetlerimizin olmasıdır.  Müslümanca sorumluluklarımızı basiretle görüp îmânî bir endişe olarak algılamadığımız takdirde sorumluluklarımızın hayata ve amellerimize karşılık olma noktasındaki bereketinden bahsedemeyiz. Dünyevîleşmenin sarsıcı kuşatıcılığı ve buna paralel olarak ölüm ve ahiret duygusunun zayıflaması toplum üzerindeki egemenlerin baskı ve korku politikalarının sorumluluk duygusunu olumsuz yönde etkilediği gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Sorumluluk hassasiyetimizi daha canlı tutabilmek için hareketimizle beraber geçirdiğimiz çalışmalarımız sürecindeki edindiğimiz tecrübelerimizi bir sermayeye dönüştürmeliyiz. Belli bir geçmişe sahip siz değerli kardeşlerimizin, sahip olduğunuz tecrübeyi diğer yeni kardeşlerinize aktarmak gibi bir sorumluluğunuz var. Tecrübe ettiğiniz şeylerin sizleri nerelere getirdiğinin bilincinde olmanız kadar, ilgileneceğiniz dava kardeşlerinizi nerelere taşıyacağınız, hatta daha kaliteli bir İslami hayat sürmelerine katkı sunmanız çok çok önemlidir. Eğer eksiklik ve kusurlar sağduyuyla değerlendirilebilirse çok önemli ve büyük gelişmelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Aksi halde geçmişte işlenen yanlışlıkların tekrarı devam eder. Umarız ki siz kardeşler tecrübelerinizi, kendinizi daha doğru değerlendirebilmek için bir sermaye olarak kullanırsınız.

Mü’minler, kendi aralarında sorumlulukları ve şahitlikleri gereği, hakkaniyetle bir görev dağılımında bulunup bir irade ve disiplin oluşturmazsa süreç içerisinde en ehil kadrolarda bile yorgunluğun oluşması mukadder olacaktır. Bu durumda her bir ihmalimiz sonraki nesillerimiz için bir musibetin habercisi olacağı gerçeği ile yüzleşmemiz gerekir. Sorumluluklarımızın neticesi olan amellerimizin bereket bulması, hesabını veremeyeceğimiz söylem ve kurgularımızdan berî olmakla orantılıdır. Bütün bu kaosun üstesinden gelebilmek için, şahsiyetli bir neslin oluşumuna katkı okumaktan geçer.

Eğer okuma üzerinde biraz durmamız gerekirse; Aidiyet duygusunun kökleşmesinde okumak, öğrenmek en önemli amildir. Sorumluluk duygusunun insanın benliğine nüfuz etmesi okumakla gerçekleşir. Davet ve tebliğde insanları hayra çağırmak ve iyi işler yapmalarını sağlamak; kötülüklerin yapılmasına da engel olmak ancak derinlikli okumakla mümkün olur. Bundan dolayıdır ki Rabbimiz “Oku!” emrinin gereği olarak bizleri ahiret yurduna yani cennetine bu dünyada hazırlamak istiyor.

“Oku!” emrinin gereği olarak; “Akletmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?”, “Araştırmaz mısınız?” gibi tüm sorunların öğrenmeye, bilmeye, ilmetmeye gönül veren insanların yol azığıdır okumak… İnsanı, hayatı, yaratılmışları tanımaktır. Allah’ın yarattığı evrene nüfuz etmektir.  Yaratılmışlar arasındaki düzen ve sistemin kusursuz nasıl yaratıldıklarına ve kulluk görevlerini nasıl yerine getirdiklerine şahit olmaktır.

Düşünmeyi tetiklemek ve kitapları okumak için bir merakın olması, oluşması şarttır. Soru sormayan insan düşünme eyleminin hazzını yaşamıyor demektir. Sormayan, araştırmayan, akletmeyen insan heyecan duymuyorsa ne kendini keşfedebilir ne de alemi, kainatı ve yaratılan tüm mahlukatı anlayamaz, bilemez, daha doğrusu keşfedemez. İnsanları değerli kılan, olgunlaştıran ve insan yapan ve tecrübe edinmeye iten tek şey okumaktan veya hayatı okumaktan geçer.

İlk vahyin “Oku!” olmasındaki hikmet de Allahu alem hakikatin bilinmesinin, kâinatın düzeninin bilinmesinin okumaktan kaynaklandığının en çarpıcı ifadesidir. Anlamak, idrak etmek, bulmak, hayata yakın duymak, kendini bulmak; bunların bütünü okumanın ürünüdür. Kendimizi okumuyoruz. Hayatı, doğayı okumuyoruz. İnsanlığı okumuyoruz. Kitapları da okumuyoruz. Düşünün, okumadığımız için bizi harekete geçirecek enerji kaynağımız yok veya boştur. Bizi hayatta tutacak, fıtratımızı koruyacak temel korunağımızı kendimizde bulamıyoruz.

Eğer aklınızı okuyamıyorsanız, kalbinizi dış saldırılara karşı koruyamıyorsunuz demektir. Biz adil olma anlayışımızı okumadığımız için kaybettik. Özgürlüğümüzü de okumaktan vazgeçtiğimiz için kaybettik. Biz kâinatı, sosyal hayatı, alemi, düzeni okumazsak bilemeyiz. Kendimizi de yaşamın esintilerine, şeytanın yoluna karşı koruyamayız. Kerim kitabımız bile döne döne, tekrar tekrar okunmasını istiyor. Hem de akılda tutmak için, unutmamak için, ders almak için sürekli okunmasını ister. Neden unutmamak için? Günahlarımızı terk etmek için, geçmişten ders çıkarmak için, geleceği tahmin edip hayal kurmak için…

Genç nesil neredeyse kitap okumaktan vazgeçmiş durumda. TÜİK geçen yıl yayınladığı verilere göre Türkiye’de kitap okumaya kişi başına ayrılan süre günde yalnızca 1 dakika. Buna karşın televizyon izlemeye 6 saat, internette 3 saat geçiriyor. Dahası okumalıyız dediğimizde genelleme yaparsak en fazla argo tabirlerden oluşan kitaplar raflarda boy göstermekte. Sosyal medya, dijital teknoloji, internet, sanal ortamın ilkeli kullanımının yolu da okumaktan geçiyor.

Tebliğ – Davet – Çağrı

Eğer iyiliği yapmak ve kötülükten uzaklaşmak ve insanları hayra çağırmak için bir başlık açarsak; eğer akıl ile yüce değer arasındaki fıtri ilişkiyi anlayabilirsek tebliğin önemini kavrarız. Bir de Allah zü-l Celal’in peygamberlerden neden söz aldığını kolaylıkla kavrayabiliriz. “Allah kendilerine kitap verilenlerden ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler. Onu az bir dünyalığa değiştiler.” (Ali İmran, 187) Bu ayet tebliğ görevimizi yerine getiremeyişimizi ve meseleye karşı ilgisiz kaldığımızı ortaya koyduğu gibi dünyalık karşısında onu çok basit bir rakamla değişebileceğimizi ortaya koyuyor. Allah-u Teala “Ey elçi, Rabbinden sana gelen vahyi tebliğ et. Eğer tebliğ etmezsen görevini yapmamış olursun. Korkma, Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide, 67) derken tebliğe verdiği yüce gayeyi yakalamaya ne kadar muhtacız değil mi? Ayetten anlaşılacağı üzere tebliğin sadece tebliğ edeni değil, aynı zamanda hem daveti (davayı) hem de toplumu koruyan bir yönü vardır. Dolayısıyla tebliğ vazifesini yerine getirmek davayı sapmaktan, saldırılardan ve töhmetlerden koruyacaktır. Ayette “…seni insanlardan koruyacaktır.” Ne kadar anlamlıdır. Tebliğ sahibini korur demiştik. Ancak biz tebliği bir kenara atıp başka dünyalıklara önem verdik. Bir tufan fırtınası anında can kurtaran gemi neyse toplum için tebliğ de odur. “De ki: Gerçekten Allah’a karşı beni kimse himaye edemez. Ondan başka sığınacak kimse de bulamam. Beni himaye edecek tek şey O’nun gönderdiği hakikatleri tebliğ etmektir.” (Cin, 22-23)

Değerli kardeşler!

Müslümanlar, içinde bulundukları bütün olumsuz koşullara rağmen çözümün tek adresidirler. Çünkü insanlığın içine düştüğü bunalım ve travmanın, kargaşa ve kaosun tek çaresi olan İslam, onlarla temsil edilmektedir. İfrat ile tefrit arasındaki sayısız aşırılık formlarına (biçimlerine) karşı fıtri dengeyi va’z eden Kur’an, Müslümanları, bu öğretiyi vasat düzlemde yaşama geçirebilecek yegâne ümmet olarak vasıflandırmaktadır. Kur’an’ın yüklediği bu anlam, tarih boyunca birey, kurum, toplum ve medeniyet bazında defalarca karşılık bulmuştur.

Birlikte yaşadığımız sürece farklı din, kültür ve milletlerden insanlarla iyi ilişkiler geliştirmek zorundayız. Bu şartlarda bizler; arkadaşlarının yardımına koşan, fedakar, çalışkan, başarılı ve alanında becerikli üniversite öğrencileri olmak, iyi bir komşu, güvenilir bir arkadaş, dürüst bir tüccar, ehliyet ve liyakat sahibi bir memur, inşa edici, medeniyet ufkuna sahip bir mühendis, adil ve merhametli bir yönetici, ufuk açıcı, hayal gücü geniş eğitimci, anlayışı tesis ederek güven kaynağı olmanın sayısız örneklerini yerine getirerek, topluma değişim ve dönüşüme öncü güç ve kadrolar vermeliyiz.

 Değerli kardeşler!

Bu şart ve ahvalde; biz Müslümanlar yeniden asli kimliğimize dönmek zorundayız. Yeniden misyonumuzu üstlenmeliyiz. İnsanlığın özgürlük ve adalet arayışına cevap vermek gibi bir sorumluluğumuz var. Bütün insanlık için değer taşıdığımız bir zamanda beklenti ve umutları boşa çıkarma hakkımız yoktur. Bütün bu toplumsal yozlaşma ve çürümüşlüğü görmezden gelme hakkına sahip değiliz. Yeni bir muhasebe ve inşa sürecine girmemiz kaçınılmazdır. Tüm hayal kırıklıkları bizleri çaresizliklere sürüklememelidir. Sadece hayal kırıklığına neden olan bilgi, bilinç ve basiretten yoksun çarelerden kaçınmalıyız. Yenilmişlik ve yılgınlık duygusundan çıkmamız için kolları sıvayıp; özgüven ve başarı hissini kendimizde, camiamızda, milletimizde yeniden uyandırmamız için fedakarlığın ne büyük bir hazine olduğunu anlatmalıyız.

Asli misyonumuzun vazgeçilmez şartı, nesilleri vahyin bilgisi ve diriltici soluğuyla buluşturmaktır. Uhrevi kurtuluşa vesile olan insanlığın huzurunu, ahiret yurduna hazırlık yapmalarına yardımcı olmaktır. Ahiret yurdunu kazanmanın bu dünyanın ıslah ve imarına bağlı olduğuna inanıyoruz.

Değerli kardeşler!

Tevhid, her hayrın, her hakiki değerin nihai kaynağının Allah olduğu anlamına gelir. Tevhid bizim dünya görüşümüz, yaşam biçimimizdir. Tevhidi sadece Allah’ı birleme olarak değil, aynı zamanda insanın ruh, beden ve zihin bakımından bütünlüğe erişmesi olarak anlıyoruz.

Eğer ahlaka bir başlık açarsak; kendi içinde tutarlı bir ahlaki bütünlüğe ulaşmayan hiçbir güç büyüyemez. Ahlaki tutarlılığı evrensel bir çerçeveye oturtmayan hiçbir güç de kalıcı olamaz. Bütün beşerî ideolojiler yükselişlerini, ahlaki tutarlılıktan etkilenen insan fıtratına borçludur. İslam, insan fıtratına uygun tavır ve düşünceler geliştirmesini temin edecek ahlaki öğretiler “vaz” etmiştir. Kur’an doğruluğu, anne-babanın, akraba ve çevrenin aleyhine bile olsa esas almayı; adaleti, düşman bir kavmin lehine bile olsa ayakta tutmayı her Müslümana itikadi bir görev olarak yüklemiştir. Evrensel bir ahlak düzeni kurmanın yegâne şartı, Allah’ı tüm değerlerin kaynağı olarak görmektir. Bu nedenle Peygamberimiz risaletini güzel ahlakı tamamlama amacına matuf kılmıştır. Peygamberimizin bu ifadesiyle kâmil ahlakın kaynağı olarak risaletin taşıdığı değerleri göstermiştir. Tutum ve tavırlarımızın ahlaki değeri, niyet ve düşüncelerimizin ahlaki değerine bağlıdır. Kerim kitabımız Kur’an, vahiy eylem ahlakından önce niyet ahlakımızı terbiye eder.

Günümüz İslam dünyasındaki en büyük problemlerimizin başında ahlak problemi gelmektedir. Adalet, sadakat, hakkaniyet, vefa, kanaat, dürüstlük, teşekkür, emek, nezaket ve cömertlik gibi ahlaki nitelikleri sahiplenen, büyüten ve paylaşan nesiller yetiştirmekte zorlanıyoruz. Güç, silah, bilgi, başarı, para hayatı daha anlamlı ve huzurlu yapamaz. Hayatı yaşanabilir kılan ahlaki erdemlerdir. Ahlaki erdemlerimizi koruyamadıktan sonra diğer niteliklere sahip olmak bir anlam ifade etmez. Tevhid ve takva ile temellendiremediğimiz bir ahlaki değer özgürlük değil, esaret getirir.

Özgürlüğümüzü taşıyabilmenin zorunlu şartı temiz bir kalp, selim bir akıl, samimi bir duyarlılıktır. İslam sizlere, bizlere, hepimize emniyet, esenlik, duyarlılık, kardeşlik, eşitlik, takva, itidal, iyilik, barış, sorumluluk, sevgi, dostluk, paylaşım ve dayanışma temelinde bir ahlaki değerler manzumesini miras bırakmıştır.

İnsanı Merkeze Almak

Bütün bu konuşulanları insan ile birlikte mütalaa edersek; Bugün bizler dahil İslam toplumları insanı ihmal etmenin ağır bedellerini ödemektedirler. Alemin özü olarak kabul edilen insanın suretine (ahsen-i takvim) ve siretine (eşref-i mahlukat) yapılan övgüler, pratik bir karşılık bulmalıdır. İnsan akıl, irade, vicdan ve güç sahibi olarak ilahi vahye muhatap olmuş ve dokunulmaz bir şahs-i manevi edinmiştir. Bizler insana bu şahs-i manevisini kullanıp koruyabilmesi için, bu niteliklerini özgürce kullanabilmesi için imkan verecek bir ortamı temin etmekle mükellefiz. Çünkü davet, çağrı ve iyiliği taşıma sorumluluğumuzu yerine getirmek mecburiyetindeyiz.

Bir kişinin onuru ve haysiyetine yaraşır bir hayat sürmek için verdiği mücadele bütün insanlığın mücadelesidir. İslami mücadeleyi insani mücadeleden ayırmıyor, insanın onur ve haysiyeti için verdiğimiz mücadeleyi İslami mücadelenin bir boyutu olarak telakki ediyoruz. Her insanın fert fert önemli olduğuna inanıyor ve ihmal edilecek, yok sayılacak hiçbir değerimizin olmadığı bilinciyle çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Aidiyetimizi, teşkilatımızı ve hayata temas eden bütün faaliyetlerimizi bu değerlere ve ilkelere göre inşa ve ihya etmeye çalışıyoruz. Ümmet şuuruna sahip olmak, İslam medeniyetini inşa etmek, kardeşliği savunmak, vasat çizgi üzerinde yürümek, vahdeti amaçlamak, davet ve tebliğ ile ıslah çabasında olmak, kulluk bilincini canlı tutmak, zulme direnç göstermek, haksızlığa karşı durmayı, bu vahyi değerlerimizin üzerine bina ederek yola revan olmaktayız.

Sizleri de bu anlayışa sahip çıkan, bu anlamlı kervana omuz veren gençler olarak görüyoruz. Bizleri de hak olan bu değerleri terk etmedikçe, mücadelenizi terk etmemenizi, birlikte bu yolu omuz omuza yürümemizi Rabb’imden niyaz ediyorum.”