Doğu’nun Sesi; Muhammed İkbal


Hindistan’daki Müslümanlara özgürlük fikirleri aşılayarak

Pakistan’ın kuruluşuna öncülük eden, Pakistan devletinin fikir babası, İslam

düşünürü ve milli şair Muhammed İkbal bugün şiirleri ve yazılarıyla hala

insanlığa yol gösteriyor .

20. asırda insanlık âleminin semasına doğan ve hâlihazırda

bizlere yol göstermekte olan doğunun sönmeyen yıldızı, filozof, aydın,

mütefekkir, şair İkbal Lahuri (Muhammed İkbal) ‘te Hindistan’ın Lahor şehrinde

doğdu. Babası Nur Muhammed, sevilen, takva sahibi bir insandı. İkbal’in ilk

hocası ve onun hayatında büyük etkileri olan bir şahsiyetti.

İkbal, hayatını İslamî çerçevede sürdürebilmesini sağlayan

cevheri çocukluk yıllarında aldı ve bu cevher onu batıdaki tüm pisliklerden

korudu. 4 yaşındayken cami hocası Gulam Hüseyin’den ve sonra Keşmir mollası

Mescid Hisamuddin’den temel İslamî ilimleri aldı. Mir Hasan’dan Farsça, Arapça

ve şiir sanatı üzerine dersler aldı. Hocalarının ve babasının etkisiyle

İkbal’in yüreğine irfan tohumları saçıldı.

İkbal, ilk ve ortaöğrenimini bugün Pakistan’ın Pencap eyaletinde

bulunan Siyalkot’ta tamamladı. Yüksek öğrenimine Lahor’da bulunan Lahor

Üniversitesi Felsefe bölümünde başladı ve 1899 yılında Pencab üniversitesinden

birincilikle mezun oldu. Sonra İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde felsefe

ve iktisat tahsil etti. Daha sonra ise Almanya Münih Üniversitesi’nde “İslam

öncesi ve İslam sonrasında İran’da felsefi düşünce” teziyle doktora yaptı.

Özellikle batıyı ve batılı aydınları iyi tanıdı hatta batıda

kaldığı yıllarda birçoğuyla tanışma imkânı buldu. Nietzsche, Marx, Freud gibi

batı düşünce dünyasının dinamiklerini okudu ve eleştiriler getirdi. Girdiği

fırtınalı düşünce okyanusundan tek bir damla su yutmadan çıktı. Onların

fikirlerinden halkı için kullanabileceklerini aldı ve onu sundu.

İkbal doğuyla batının, gelenekle yeniliğin arasında bir köprü

kurdu ve adeta bu köprüden mücevherler ulaştırdı bizlere. İbn Teymiye’den

Gazali’ye, Mevlana’dan Nietzsche’ye uzanan geniş bir ağdan istifade etti, bu

kişilerin fikirlerini sentezleyip kendi dünyasında erittikten sonra ortaya

yepyeni düşünce kıvılcımları saçtı.

1908’de Hindistan’a döndü ve bundan sonra daima fikirleriyle

halkı aydınlattı. 1934 yılına kadar avukatlık yaptı bir yandan da eser üretti,

şiir yazdı ve konferanslar verdi.

O, toplumunun hem şairi hem de filozofu olma yükünü tek başına

sırtladı. 1908’den sonra keşfettiği Mevlana onun için bir Şems oldu.

M. İkbal aynı zamanda batıya karşı tavrını koymuş doğulu büyük

bir aydındı. Batılılaşma hastalığına dikkat çeken şu sözleri bugün de değerini

yitirmemiştir:

“Hakkı tutan zümre ile sürekli savaş halinde olan dinsiz

medeniyete dikkat et! Bu medeniyete tutkunluk, fitneler doğurur ve Lat ile

Uzza’yı yeniden Harem’e sokar. Kalp, onun büyüsünün tesiriyle kör olur ve ruh

susuzluktan onun serabında helak olur. O, gönül şevkini öldürüyor, hatta kalbi

kalıptan koparıp atıyor. Öyle usta bir hırsız ki güpegündüz soygun yapıyor! Bu

medeniyet insanı ruhsuz ve kıymetsiz bir halde ortada bırakır.”

Bir müslümanın kendisine daima güvenmesini isterdi. Bir şiirinde

bu konuya şöyle değinir:

“Mollanın yanında hakkı inkâr kâfirliktir

Benim yanımda kendini inkâr daha da kâfirliktir.”

O, kargaşalı ortamlardan nemalanmak ya da böyle zamanlarda bir

köşelere sinmek yerine kendini daha güzel günlere adamış bir fikir işçisiydi.

Sorunlara çözüm üretmek derdindeydi. Kuraklaşan ve çoraklaşan bir düşünce

dünyasına yeni fidanlar dikmek gayretindeydi. Daha doğruya ulaşmaya

yönlendirilen bir tecessüsün sembolüydü. İnancın hayata geçtiği takdirde bir

anlam kazanacağını anlatmak peşindeydi. Aydının fildişi kulesinde değil halkın

bağrında olması gerektiğini göstermiş ve kendisi de bu vazifeyi tüketmeye değil

üretmeye sevk etmişti.

İkbal, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Hilafet Ordusu’nun bir

neferiydi ki o dönemde İngiliz sömürücülere karşı göğüs göğse çarpışmış bir

mücahiddi. Pakistan’ın kuruluşu için de mücadele etmiş ve fikir işçiliğini

üstlenmişti. Pakistan’ı İslam’ın egemen olduğu bir toprak parçası haline

getirmek için Muhammed Ali Cinnah (1876-1949, İngiltere’de hukuk tahsil etmiş,

Pakistan’a dönünce de Gandi ile İngilizlerle mücadele etmiş İslam hukuku esaslı

bir anayasa kaleme almış ve Pakistan’ı kurmuştur) ile çalışmıştı.

İkbal sade ve mütevazı bir hayat yaşadı. İsteyen herkes,

istediği zaman kendisiyle görüşebilirdi. Fakrı, kâmil bir mümin olmanın

şartlarından biri olarak görmüştür. Oğluna tasarrufu/kanaati tavsiye eder ve

bir şarklı gibi giyinip kuşanmasını isterdi. Kendisine 1922’de Nobel ödülü

vermek isteseler de O müstağni bir tavırla namzetliğini koymamıştır.

1926 yılında siyasî faaliyetlerine başlar. Ali Şeriatî O’nu bize

şöyle anlatır: “İkbal bir din ve dünya insanı, iman ve ilmin, akıl ve duygunun,

felsefe ve edebiyatın, irfan ve siyasetin, Allah ve halkın, ibadet ve cihadın,

inanç ve kültürün, dünün ve bugünün kişisi, gecelerin abidi, gündüzlerin

arslanı idi, tek bir kelime ile müslümandı.”

Okumaya büyük önem verirdi. Bazen bu sebeple yemeyi içmeyi bile

unuttuğu olurdu.

Kur’an onun için en temel dinamikti. Kur’an’ı ezberlemişti. Bir

şiirinde de şöyle der:

“Bizim varımız yoğumuz kitap(Kur’an) ve hikmettir

Bu iki kuvvet millete itibar kudret verir”

Kurduğu benlik felsefesini de 3 temele oturtur:

1-Kur’an 2- Hz. Muhammed 3- Mevlana…

Doğu milletlerini uyandırmaya çalışmış ve bir şiirinde şöyle seslenmiştir:

“Bütün doğu dünyası ne hâle geldi bir bak

Külü göğe savrulmuş bir ateş sanki

Boğulmuş bir inilti, susuyor, eseri yok

Bu kaybolmuş bir feryat

Uyan derin uykudan

Derin uykudan uyan!”

1938 YILINDA ÖLDÜ

1934 yılında hastalandı. Boğazında başlayıp tüm vücudunu saran

hastalık kanserdi. 1935-1937 yılları arasında Bhopal’da tedavi oldu ama

iyileşemedi. Son sene gözleri de katarakttan kapandı. Okumalarına oğlu Cavid

yardımıyla devam etti.

1938 yılında hastalığı iyice arttı. 21 Nisan 1938’de gözlerini

hayata kapadı. Ölümünden yarım saat önce şunları söylüyordu:

“Ölüm bir müslüman için korkulacak bir şey değildir. Ölüm bu

cihan işlerinin bir tekâmülüdür ve yeni bir hayatın kapılarını açar. İnanmış

bir müslüman, ölümü tebessümle karşılamalıdır.” Cenazesi 70 bin kişiyle kılındı

ve Lahor’da defnedildi. Öldüğünde 61 yaşındaydı. Allah onun gayretini kabul

etsin.

MUHAMMED İKBAL’İN ESERLERİ

Cavidname: Farsça olarak yazdığı bu esere 1929 yılında başlayan

İkbal, 1932 yılında yazımını tamamlamıştır. Eserde, Dante’nin İlahi Komedyası,

Fütühat-ı Mekkiye ve Risaletü’l-Gufran gibi eserlerden yararlanılsa da, ana

temel Hz. Peygamber’in Miraç mucizesidir. Eserde, İkbal Mevlana’nın refakatinde

yolculuğa çıkarak, gezegenleri kat eder, cenneti gezer, her safhada çeşitli

siyaset, fikir ve kültür adamları ile sohbet eder.

Eserin adı İkbal’in oğlu Cavid’in adını taşısa da ‘cavid’ kelime

olarak ebedi, sürekli, daimi anlamlarını da taşır. Bu sebepten eser, ebedilik

mektubu anlamına da gelmektedir. Cavidname’nin bir diğer dikkat çeken yönü de

İkbal’in kendi adını kullanmayıp, İsfahan’dan geçen meşhur bir Irmak olan

“Zayenderud”a benzeyen “Zinderûd” mahlasını kullanmıştır.

İslam Felsefesine bir katkı: İkbal bu kitapta, İran felsefi

düşüncesinin tarihi bir dökümünü sunmaktadır. Eser, İkbal’in düşünce sisteminin

ilk bölümü olan fikri tekamül sürecini yansıtır. İkbal, eseri, daha sonra

tamamen reddedeceği “vahdet-i vücud” görüşüne bağlı kalarak

yazmıştır. Eserin, giriş bölümünde İbn-i Arabi’den övgüyle bahsetmesi ve

kendisine ilerleyen yıllarda yol gösterecek Mevlana’dan hiç bahsetmemesi dikkat

çekicidir.

Esrar ve Rumuz: İkbal’in Farsça olarak yazdığı ilk eserdir.

Esrar ve Rumuz, İkbal’in en önemli eserlerinden biri olup, İslam’ın ruhundaki faziletleri

anlatır ve yurttaşlarını esaretten kurtarmak isteyen bir fikir adamının açtığı

bayrak niteliğini taşır.

Armağan-ı Hicaz: İkbal’in vefatına yakın yazdığı şiirlerden

oluşur. Farsça ve Urduca yazılmıştır. İkbal, Hacc yolunda, çöllerde deve

üzerinde yol alırken, bu eserini kaleme almıştır.

Gülşen-i Râz-ı Cedîd: İkbal, bu eserini, Şeyh Mahmud

Şebüsteri’nin meşhur eseri Gülşen-i Râz’a nazire biçiminde yazmıştır.

Bendegînâme: Kölelik ve esarete karşı bir savaş ilanı niteliğindedir. İkbal,

giriş bölümünde köleliğe değinir, ilerleyen bölümlerde esir milletlerin güzel

sanat dallarındaki gelişimini inceler ve özgür insanların mimari eserlerinin

anlatıldığı bölümle eser son bulur.

Darb-ı Kelîm: İkbal’in Urduca yayınlanan son şiir dergisidir.

İkbal, bu eserini yanında kaldığı Nuvvab Hamidullah Han’a teşekkür etmek

maksadıyla yazmıştır.

Peyâm-ı Maşrık: Alman şair Goethe’nin Doğu-Batı Divanı eserine

cevap olarak yazılmıştır. Goethe’nin Batı’ya yönelttiği eleştirilere benzer bir

tarzda, Avrupa’ya, Batı insanına ahlaki değerler üzerine tavsiyelerde

bulunmuştur. 

www.on5yirmi5.com

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili yazılar