100 YILLIK MUHASEBE VE YENİDEN İNŞA BAŞLADI!

 Anadolu Platformu tarafından bu sene 10.su düzenlenen Anadolu Buluşmasının açılışı 25 Ağustos Salı günü Ankara’nın Kızılcahamam ilçesi Çam Otel’de yapıldı. “Yüzyıllık Muhasebe ve Yeniden İnşa” teması ile yapılan sempozyum Kur’an-ı Kerim tilaveti ve platformun tanıtım filminin izlenmesiyle başladı. Daha sonra Anadolu Platformu Başkan Yardımcısı Gazi Kılıçparlar tarafından bilgilendirme sunumu yapıldı.

Sempozyumun açılış konuşmasını Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir yaptı. Aldemir konuşmasında İslam dünyasının 100 yıllık meselelerini ele alarak çözüm önerilerini sundu.

Aldemir’in konuşmasının ardından Eğitim Bir-Sen Başkan Yardımcısı Latif Selvi, Gaziantep Üniversitesi Rektör Yardımcısı Ali Gür, Akadder başkanı Rabia Aldemir, Bingöl Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ekrem Atalan ve Anadolu Platformu Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Ramazan Kayan tarafından selamlama konuşmaları yapıldı.

Turgay Aldemir’in açılış konuşmasından satır başları:

Yüzyıllık Muhasebe ve Yeniden İnşa

Bu gün yüce rabbimizin ”feeynetezhebun” hitabı gereği yüz yıllık muhasebe yapmak ve yaklaşık 3 asırdır içinde bulunduğumuz yenilmişlik ve ümitsizlik girdabından çıkmak için verdiğimiz İslami mücadeleyi, yani inşa sürecini konuşmak için buradayız.

Yüzyıllık muhasebemizden hâsıl olacak en önemli gerçek şudur ki, hiçbir sorun, onu yaratan bilincin seviyesi, dili ve yöntemi ile çözülemez. Sorunlarımızı dış hadiselerin tahriki ve tazyiki ile değil, iç dinamik ve potansiyelimiz ancak çözebiliriz. Zira yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur; içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar; sahih dönüşümler hep içten gelir.

Yeni bir başlangıç ancak yeni bir ruh, fikir ve heyecanla gelir, tank, tüfek, taş ve tuğlalarla değil. Şu anda Müslümanlar, Ortadoğu’da sorunların çözüm kaynağı olmaktan çok; sorun kaynağı haline gelmiş durumdalar. Bugün İslam, huzurun ve saadetin değil; yanlış anlaşılması veya yanlış yorumlanması dolayısıyla zulüm ve felaketin sebebi olmuştur. Bu felaketlerin nedeni İslam değil, Müslümanların içine düştüğü durumdur. Merhum Muhammed İkbal’in şu sözü bu durumu bize en iyi şekilde anlatır: “Kaçın Müslümanlardan, sığının İslam’a”

Taşköprülüzade şöyle der; “İnsan bedeninde her organın bir ibadeti vardır, aklın ibadeti ise ilimdir.” Bir zamanlar bilimin öncülüğünü yapan İslam dünyası, artık bilim ve felsefenin rüzgârının dindiği, yeni bilim ve düşünce insanlarının yetişmediği, verimsiz, çorak bir toprağa dönüşmüştür. Gırnatadan Sicilya’ya kadar haçlı seferleri ile İslam diyarındaki bilgi, yeni bir arayış içinde olan Avrupalılar tarafından keşfedilerek batıya taşındı. Bilim, uygarlıklar ve milletler arasındaki, bir tür bayrak yarışıdır. 8. Yüzyılın ortalarında bayrağı devralan İslam entelektüelleri çeviri yoluyla hem geçmişin bilgi zenginliğini elde etmiş, hem de Arapça’yı bir bilim dili kimliğine kavuşturmuştur. Bilim takdir edildiği topraklarda yeşermekte, aksi takdirde o topraklardan göç etmektedir. Bir uygarlığın oluşması için bilimsel başarının yanında kamunun düşüncesini ve ilgisini kadim ilmi geleneğimize yöneltmek temel bir gerekliliktir. İslam dünyası, başlangıçta kitap ve kütüphane bakımından zengindir. Bu eserlerin çok iyi koşullarda korunduğu da bilinmektedir. Parlak dönemin önemli etkenlerinden birinin zengin kitap koleksiyonlarına sahip kütüphaneler olduğu açıktır.

Örneğin; Endülüs’ün 9. Emevi Halifesi El-Hakem “961-971” tarafından kurulan özel kütüphanede 400.000 cilt kitap bulunduğundan ve bu kitapların basit bir listesini içeren kataloğun 44 cilt olduğundan söz edilmektedir. Bu ilim irfan merkezleri İslam dünyasının (Bağdat, İstanbul, Buhara vb.) bölgelerinde vardı. Ve nihayetinde duraklama başlamış ardından da bilim bu topraklardan göçmüşse bilime ve ilim adamına bakış değişmiş demektir.

Şimdi ise İslam Dünyası, uzak geçmişin tozlu bir köşesinde ya yaşanılan acılara ağıt yakmakta ve yahut kazanılmış kahramanlıkların türküsünü çığırmaktadır. Teori ile pratik arasındaki boşluk artınca, Müslüman zihniyetindeki ‘‘krizi görmezden gelme’’ olarak ifade edilen zaaflar iyice arttı. Müslümanların hedefleri artık erişilemez umutlar, boş hayaller halini aldı. Başarı ise tarihten ve geçmiş zamanın anılarını yâd etmekten öteye geçmedi.

İslam dünyasının en önemli sorunlarından bir tanesi de yönetimlerin meşruiyet kaynaklarıdır. Halkına dayanmayan hükümetler, gücünü dış destekten almakta ve ülke kaynaklarının ve halkının sömürülmesine izin vermektedir. Güçlünün zalim olduğu zamanda zayıfın mazlum olması kaçınılmazdır. Hakk’a ve halka dayanmayan bu yönetimler savaşlarla, tehcirlerle insanlarını ölüm yolculuklarına çıkardılar. İnsan sevgisini, hümanizmi ve hoşgörüyü dillerinden düşürmeyen batıdan ihraç edilen yönetim anlayışı, adeta insanları denizlerin ortasında yok olmaya mahkûm etti.

Özgürlük, adil bir gelir dağılımından bağımsız düşünülemez. Nitekim son yıllarda yapılan araştırmalara göre özgürlükler ile kişi başına düşen milli gelir arasında güçlü bir ilişkinin varlığı dikkat çekmektedir. Hırs, öfke, bencillikler, İslam topraklarında usulsüzlüğe, çöküşe davetiye çıkarmış ve İslam’ın damarlarındaki kan gittikçe çekilmiştir. Gerçek Müslüman aydınlar, ”İman”ın sosyal hayattan çekilmesini, İslam dünyasının geri kalmasının temel nedenleri arasında saymışlardır.

Yeniden İnşanın En Önemli Ayağı Gönüllü Kuruluşlardır

Sivil toplum, hak arama, hakkı koruma, toplumun haklı taleplerini siyasete yansıtma, devleti salt hakim olmaktan çıkarıp adil kılma bakımından çok önemli işlevleri geçmişte üstlendi şimdi de üstlenmelidir. Sivil toplum, eğitimi özelleştirip sivilleştirmelidir. Kendi insanını ve münevverlerini yetiştirmeli, bu münevverlerin rehberliğinde daha güzel, daha insanca ve adil bir hayata doğru ilerlemek için çalışmalıdır. Tanzimat sonrası Osmanlı dönemi ve cumhuriyetin ilk yılında klasik vakıf sisteminin yıkıldığı, vakıfların mal varlıklarının talan edildiği, iyi bilinmektedir. Kısacası, 20. Yüzyıla gelindiğinde muhteşem Osmanlı vakıf sisteminden geriye kalan sadece bir yıkıntıdır. Bu, hem Türkiye hem de Osmanlının enkazından doğan diğer ülkeler için de böyledir. Tahrip edilmiş, mal varlığı talan edilmiş, bir vakıf sistemi demek, sivil toplum kuruluşları zayıflatılmış, hatta yok edilmiş ülkeler demektir.

Devşirilmiş devletin gayretiyle vakıf ve derneklerin tırpanlanması sonucunda, halk devlet karşısında tamamen güçsüzleşti ve her türlü sorunun çözümü için devletin insafına terk edildi. Halkın tamamen devletin insafına terk edilmesini ve devletin ülkedeki tek güç kaynağı olmasını önlemek içinse vakıf reformu şarttır. Yeniden inşanın en önemli ayağı gönüllü kuruluşlardır.

Seküler proje bir bütündür bu projenin Türkiye ayağı: Müslümanı seküler, Kürdü Türk, Kadını da Erkek haline getirmeye çalışmıştır. Pozitivizmin İslam dünyasında meydana getirdiği en büyük tahribatlardan biri de Allah’ın insan olarak muhatap aldığı kadını hayatın içine almış gibi gösterip aslında dışına ittirmesidir. İslam cinsiyeti değil şahsiyeti esas almışken, zamanla bu alanda kırılmalar yaşanmıştır.

Hz. Peygamber önemli konularda kadınlarla istişare ederdi. Kadınlar Hz. Ömer’in istişare heyetinde yer aldı. Bu olanlar İslam’ın ilk dönemleriydi. Emevi döneminden sonra birçok alanda olduğu gibi, bu alanda da daralmalar yaşandı. Bu daralmalar İslam kaynaklı değildi. Bu daralmaları aşmak için, bilgi ve hikmetle yol almalıyız. Uzunca bir zamandır hayatı yarım yaşıyoruz. İslam dünyasının dinamikleri çok yüksek; ancak zaaflarımız var. Bu zaaf ve sorun alanlarının en önemlilerinden biri de toplumun %50 sini oluşturan kadınların aklının, yüreğinin yeterince işin içine katılamamasıdır. İnşa sürecinde çok büyük sorumluluklarımız var. Ertelediğimiz ve ötelediğimiz yığınla ödevimiz var.

Bir hareket veya devlet üç esas ile büyük ve cihan şümul bir karakter kazanabilir.

1. Alem şümul bir mefkure.

2. Geniş ve stratejik imkânlara haiz bir ülke.

3. Kemiyet kadar keyfiyeti de olan büyük bir nüfus.

Biz bir ümmetiz. Biz koca ümmetin bir parçasıyız. Bazen başı, bazen gözü, bazen eli, bazen de kolu olduk, ümmetin.  Yeryüzüne yayılmış Müslümanların dertleriyle dertlendikçe biz, biz olacağız. İslam coğrafyasında yaşanan acıları hisseden Müslümanların vicdanıyız. Yaşadığımız zaman ve dönem İslam dünyasının üç asırlık tahribattan yeniden dirilme ve inşa dönemidir. İslam dünyası yüzyıl önce elinden alınan iradesini bugün yeniden kazanmak istiyor. Türkiye de bu geri dönüş hikâyesinin esas aktörüdür. İmtihanın bu sahada yoğunlaşması bundandır. İngilizlerin yüzyıllık stratejisi İslam’ı İslam’la vurmaktır. Bugün IŞİD diye bir şey yok; İngiltere diye sinsi, şeytani bir güç var.

Dünya Müslümanları olarak içinde yaşadığımız çağı anlamadığımız sürece dünyada yaşananları kavrayamayacağımızı görmemiz gerekiyor. İslam’ın insani yabancılaşmış ve hikmetten uzak, sadece şekilcilik ve uhreviyata yoğunlaşmış İslam yorumu, maalesef vahşi katil sürülerini doğurmuştur. Bugünkü Müslümanların kolayca şiddete başvurması ciddi bir şekilcilik ve sığlıktır. Ümmet bilinci, insanlık mesuliyeti ve cihat ahlakı taşımayan her şiddet, cinayettir.  (Taliban, El Kaide, Daeş, Boko Haram)

Örneğin İslam alemi bir kısım fıkhi ve farazi meselelerle uğraşırken asıl meselelerini ıskalamış  (özgürlük, adalet ve merhamet gibi) konuları ihmal etmiştir. Zihni bağımsızlıklarına kavuşamayanların, siyasi bağımsızlık mücadelesi vermeleri düşünülemez. Yüz yıldır, İslam dünyası özgürlük mücadelesi veriyor; ama hala özgürleşemedi. En önemlisi zihinsel olarak kendi içinde hala tutsak. En büyük kölelik de zihinsel anlamdaki bu tutsaklıktır. Bileklerdeki zincirler çabuk kırılır ama zihinlerdeki zincirler kolay kolay kırılmaz. Bileklerdeki zincirleri kırmak için başkası size yardım edebilir; ama zihinlerdeki tutsaklığı kişinin kendisi kırmadığı sürece başkası bir şey yapamaz ve size yardım edemez.

Bizim ilk yapmamız gereken şey, krizle mücadele için gerçek bir başlangıç noktası belirlemektir. Bunun için önümüzdeki başlangıç seçeneklerini ele almalıyız. Bu seçenekleri üç başlıkta inceleyebiliriz.

1) Taklitçi tarihsel çözüm: Bu alternatif çözümde, dönemsel ve bölgesel şartlar göz ardı edilerek geçmişte başarılı olmuş İslami çözümler, günümüzde ki sorunlara uygulanır. (Anakronizm)

2) Taklitçi yabancı çözüm: Özünü çağdaş batının kültürel deneyimlerinden almış çözümleri uygulamayı içerir. Bu çözüm yolu; bireycilik, laiklik, totaliterlik, ateizm, kapitalizm, Marksizm, liberalizm şeklinde kendini gösterebilir.

3) İslami çözüm: Tarihi ıskalamayan bir öze dönüş alternatifinde, ümmetin meseleleri, özgün İslami kaynaklardan elde edilen bilgilerle yaşanılan hayatın ihtiyaçlarının giderilmesi çabasıdır.

Ümmetin son birkaç yüzyıldır içerisine düştüğü zihniyet krizinden çıkması lazım. Müslümanları mahkûm eden psikolojik zincirleri kırmak, Müslüman aydınların,  âlimlerin ve entelektüellerin yükümlülüğüdür. Bundan sonra tevhid, kardeşlik ve adaletin kendisinde temsil edildiği doğru bir İslami hayata ulaşabiliriz. Maalesef ülkemizde, kendilerini âlim zannedenlerin birçoğu bilgi üreteceğine, ortaya eser koyacaklarına, başkalarını tüketerek var olmaya çalışıyorlar. Hâlbuki başkalarının yanlışlarını göstererek insan kendi doğrusunu temellendiremez.

Fikriyatımızı, vicdanımızı ortaya koyarken, ma’kul ve mu’tedil bir zeminden hareket etmek, pasifliğin ve ataletin değil, dengenin ve dürüstlüğün gereğidir. Uçlar arasına giderek düşünenler, bir fikri savunanlardır, bir fikre sahip olanlar değil.

Müslümanlar ancak dinamizmlerini, cesaretlerini, onurlarını ve ahlaklarını geri kazandıklarında, tüm insanlığın gelişimine katkıda bulunacaklardır. Bizler vahiy ve akıl arasındaki köprüyü yeniden kurmalıyız ki; böylece zihin vahyi anlasın, yani kavrayıp yorumlayabilsin. Önümüzdeki süreçte kadim güçlerin yeniden yükselişini göreceğiz. Türkiye yeni bir güç değil; gerektiğinde ortaya çıkması zorunlu kadim bir güçtür. Kadim gücün niteliği onarıcı, barıştırıcı ve kaynaştırıcı olmasındadır.

Türkiye, bu yeniden var oluşun odak ve en önemli kalkış noktalarından biridir. Şu anda ülkemizde yaşanılan krizlerin (PKK, FETÖ, İŞİD vb.) temel nedeni bu yeni umudu bitirmeye dönük saldırılardır. Bu toprakların yeniden darusselam olması için çabalamalıyız. Anadolu Platformu bu amaca matuf çabalardan biridir. Yeni adımlarla bakışımızı büyüterek vicdan sahibi herkesle birlikte yol alma gayretindeyiz. Bu süreçte Üst bir zihne, siyasi, sosyal, politik, inşa edici, kuşatıcı bir dile ihtiyaç var. Kürtler, Türkler, Araplar vb. İslam coğrafyasının ana unsurlarıdır. Her kesimle konuşarak birbirinden uzaklaşan vicdanları harekete geçirmeliyiz.

Biz Müslümanlar Kürdü ile Türkü ile Arabı ile bin yılı aşkındır bu toprakların kurucu iradesiyiz. Bu bilinçle yeni süreci ele almalıyız. Aksi halde bedeli ağır ve yıkıcı olan diyalogsuzluk süreçleri, İslam dünyasını istikrarsızlaştırmaya devam ediyor olacak.

Ülkemizde ve uluslararası alanda lehimize birçok alanlar açılıyor, bu fırsatları iyi değerlendirmeliyiz. Koşullar bir anda aleyhimize dönebilir. Müslüman olarak bu yeniden inşa sürecinde İslam’ın istediği bir Müslüman gibi davranmalıyız. Tarihi arka planda, o ana, Hira’ya yani sıfır noktasına, giderek reel süreci yaşamak, Tarihle hesaplaşarak Peygamberle beraber kapanan nübüvvet olgusunu referans alarak, getirdiği mesajı doğru anlayarak yol almaktır.

Bizler yeni bir çağın içinde yaşıyoruz, insanlığın sıfır noktasından bu güne devasa bir süreç, müktesebat, tecrübe yaşandı. Bu tecrübeye tamamen hapsolmadan ona yaslanarak; günceli, iyi ve sağlıklı değerlendirmeliyiz. Günceli sağlıklı değerlendiremeyen yapılar, bir nehrin çölün içerisinde yok olup gitmesi gibi yok olur giderler.

Bugün kadim tarihe yaslandığı halde yaşadığı hayata dair sözü çabası olmayan birçok yapı, sosyal ve siyasi olaylar karşısında tıpkı o nehir gibi yok olup gittiler. Yaşayan ve diriliğini muhafaza eden gelenekler ise, bir tarafta bir köke yaslanırken aynı zamanda açık bir ufka da sahip olurlar. Bu kadim geleneklerin hayat aşılayan tarafı da bu açık ufkudur.

Bu çerçevede gelenek geçmişin tekrarı değil sürekliliğini, sürdürülebilirliğini ifade eder. İslami hareketin en önemli ayırıcı vasfı, sosyal, siyasi, iktisadi hayatı tarihi mirasına yaslanarak doğru tespit, tahlil ve icra edebilmesidir. İslami mücadele, temel referanstan kopmadan, sarsılmadan, hakkın değerlerine bağlı, halkın içerisinde hayat verebilmek ve hayat bulabilmektir.

Biz Anadolu Platformu olarak bu idrakle sıfır noktasından kopmadan hayatın içinde, telaşa kapılmadan sükûnetle, şuurla, düşünerek bilinçle yol almaya çalışıyoruz. Müslümanlar, bu geçiş sürecinde tevhidi bakıştan, Hira ruhundan kopmadan, hikmetle, erdemle, genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, erkeğiyle yeniden bir inşanın, ihyanın çabası içerisinde ve gayretinde olmalılar.

Yaptığımız işleri derinleştirerek yaygınlaştırmaya çalışmalıyız. Çabamızın temel amacı öncelikle bizim Allah’ın rızasına ulaşmamız, sonra da içinde yaşadığımız milletin, insanlığın, İslam dünyasının kurtuluşuna vesile olmaktır. Cemil Meriç der ki; “Birlikte düşünmek, kişiliği ortadan kaldırmaz, bizatihi geliştirir. Ama düşüncelerini başkalarınkilerle birleştirmek için, onları sevmek, onlarla kaynaşmak gerek. Kurtuluş, bu şuurlanıştadır.”

Mesele evrensel ilkeler üzerinden akli ve ahlaki değerlere dayanan yeni bir varoluş biçimi inşa etmektir. Bunu yaparken de hem kendimiz kalmalıyız, hem Evrensel değerlerden kopmamalıyız. Dünyaya yabancılaşmadan bu süreçte kendimizle barışmayı başarmamız gerekir. Bu da değerlerimize, geleneğimize yaslanarak, meselelere açık bir ufuk ile bakabilmekle mümkündür.

Karşımızda artık tarihin akışını uzaktan ve endişe ile izleyen değil, o tarihe müdahale etme gücüne, birikimine ve cesaretine sahip bir özne var. Türkiye, tarihine ve kadim değerlerine yaslanarak yeni bir muhayyile ortaya koymak zorundadır. Çarpık modernleşme tarihinin sırtımıza yüklediği yüklentilerden; ancak o zaman kurtulmayı başarabiliriz.

Bu da temel hak ve hürriyetleri esas alan, hesap verebilir ve şeffaflığı ilke edinmiş, bir siyasi, hukuki ve ahlaki sistemi, bu süreçte inşa etmemize bağlıdır. Osmanlı ile beraber kaybedilen sadece bir imparatorluk yahut siyasi güç değil, aynı zamanda bir ideal, büyük bir mefkûre, hafıza ve tarihtir. Cumhuriyet, dini ve tarihi mirasından koparak kendini kurguladı. Türkiye ise ürettiği bu suni korkulardan kurtuldukça normalleşiyor ve etrafına açık bir zihinle bakabiliyor. Osmanlının ‘Nizam-ı Âlemi’nden cumhuriyetin ‘Ulus Devlet’ine geçiş, ciddi bir ölçek küçültmedir. Tarihe, kültüre, hafızaya, değere dair ne varsa köklü bir kopuş yaşanmıştır.

Tarihinden gocunmayan, coğrafyasından kaçmayan, insanının aklına, irfanına ve vicdanına güvenen bir Türkiye, toplumsal muhayyilesini kendi his, hayal ve akıl dünyasından hareketle inşa edecek ve kendi gücünün farkına varacaktır. Yaşanılan bu süreç için; İslam dünyasının içine düştüğü duruma üzülen, ağıt yakan insanlara değil; onu düştüğü yerden ayağa kaldıracak dava sahibi adanmış yiğitlere, ihtiyacımız var. Sırasını savan ümmetin onurlu yiğitleri insanlığa hayat vermeye devam ediyor. Sırasını bekleyen yiğitlerin varlığı ümmeti ve insanlığı umutlandırıyor.

Türkiye’nin yeni toplumsal muhayyilesinin kurucu unsuru devlet değil; millet olmalıdır.Siyasetin bu yeni süreçte temel misyonu: Adil ve erdemli bir toplumun yaşamın her alanında inşasına ortam hazırlamaktır. Siyasi düzenin amacı, insanın aklını ve özgürlüğünü kullanarak erdemli bir hayat yaşamasını sağlamaktır. Şeyh Edebali’nin dediği gibi “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturu öncelenmelidir. Erdemli toplum, ancak aklını ve hür iradesini kullanabilen bireylerin oluşturduğu topluluklar tarafından kurulabilir.

Bu yeniden muhasebeden inşaya doğru yol alırken erdemli bir toplum oluşturabilmek, hukuk ile ahlak, rasyonalite ile erdem, değer ile özgürlük arasında birbirini tamamlayıcı bir ilişki kurmamıza bağlıdır. Türkiye Müslümanları olarak yerli olanla İslami olan arasındaki ilişkiyi, insicamı yeniden kurmalıyız. Unutmayalım ki biz bu toprakların asli unsuru ve kurucu iradesiyiz. Hiç kimse hakikatin merkezi değildir. Doğruya ve hakikate katkı sağlayan her çaba bizimdir.

Hayırlı olanı kucaklamalıyız. Hz. Peygamber buyurur ki; “Hikmet müminin yitiğidir onu nerde bulursanız alın!” Değişimi anlamaya kafa yormalıyız. Bunu anlamazsak tarih bizi geriye, tarihin arkasına atar. Türkiye’de İslami hareketlerin vasatını temsil ediyoruz. Topluma dışarıdan bakmalı ancak onun içinde olmalıyız. Bölgede yeni karşı karşıya gelişlere, istikrarsızlıklara hazır olmalıyız.

Kaos içinde yeni bir düzen arayışını başarmak zorundayız. Emperyalistler, bölgemizde kontrollü bir yaratıcı kriz stratejisi izlemektedir. Türkiye sınırlarına çekilmeye zorlanıyor. Anadolu bizim iç kalemizdir. Anadolu’da sağlayacağımız kardeşlik iklimi tüm dünyayı etkileyecektir. İç tartışmalara sürüklenmeden meselelerimizi konuşmalıyız.

Artık Olayları iyi izliyor, tahmin ediyor; fakat stratejik ve operasyonel kararlar almakta zorlanıyoruz. “El ne der” anlayışı bizi atıl bırakıyor. Çok yönlü düşünmeyi ve çok aktörlü iş yapmayı başarmalıyız. Bu dünyada bitmeyen hesapların içinde yaşıyoruz. Gönül coğrafyamızın haritalarını biz çizmeliyiz. Buraların kaderi bu bölgeye bağlı. Bu coğrafya, bize sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Yaptığımız çalışmalar, bize ahlaki sorumluluğumuzu ve vicdani mesuliyetimizi öğretiyor.

Dünyada yaşanan zulümleri, hissetmeyen yürek, diri olamaz. Küresel alana yeniden adaleti, merhameti taşıma vaktidir. Gücün imtihanı hepimiz için geçerlidir. Güce sahip olunca çok şey yaparım arzusuna rağmen, sahip olunduğunda güç, hayra kullanılmamışsa, önce o gücü elinde bulundurana zarar verir.

Bizler bu topraklarda 200 yıldır muhalefet olmanın gücüyle çelikleştik. Bizi sevenlerin olması önemli; ancak nefret edenlerin artması tehlikelidir. Dava ve ideal konusunda çelik gibi olmalıyız. Sosyal ilişkilerde ise alabildiğine açılım yapmalıyız. Her kesimle kendi değerlerimizi koruyarak diyalog kurmalıyız. Yaşanılan hayat dinamik, sizin yapınız statik kalmışsa organizasyonunuz geriye düşer. Kişiler önemlidir ancak kişileri davamızın önüne geçiremeyiz. Dava sadakatini yaşamalıyız.

Bir yığın olmaktan çıkıp, bir idealler cemaati olmak, kişiye acı gelse de, toplumsal maslahatı, kişisel menfaate tercih etmekle başlar. Kabile kafası ile düşünenleri, milletin vicdanını hissedemezler. Bir millet için sonun başlangıcı, kişisel başarıya odaklanmış, çıkarlarına göre davranan, ilkesiz insanların o milletin başına geçmesidir. Allah için yaptıklarımızı, Allah’a borç verip unutmalıyız. Başa kalkarsak ziyan ederiz. Yüce rabbim şöyle buyuruyor: ”Öyle, çünkü onlar Allah’ın hışmına sebep olan şeylerin ardına düştüler de onun rızasını istemediler, o da onların bütün amellerini heba etmiştir.’

Hepimiz hayatta seçimler yaparız, zor olan o seçimlerle yaşamaktır. Sivil olan kendimizden bir şeyler vererek, katarak yaptığımız iştir. Vakti, bilgiyi, tecrübeyi, acıyı, sevinci, malı, hayatı paylaşmalıyız ve her insanla paydaş olmalıyız. Son yüzyılımızın muhasebe ve inşası için, eleştirel ve argümana dayalı bir düşünce, bilgi kaynakları sağlam, dili özgün, yüreği sıcak, ufku açık bir düşünce modelini ihya ve inşa etmek için mücadelemize devam etmeliyiz.

Bugün burada bulunan her bir kardeşim bulunduğu beldede insanlık nöbetini tutuyor. Kazamız mübarek, yolumuz açık olsun…

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili yazılar