GÖKYÜZÜNÜN ÖĞRENCİSİ, YERYÜZÜNÜN ÖĞRETMENİ ALİYA’YA SELAM OLSUN…

‘Ben bir Müslüman’ım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da öyle hissedeceğim. Çünkü İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı…’
Gözlerinden salıncaklar kuruludur gökyüzüne… Ufka ayarlı bakışlarından yarınlara adanmış zaferler tüter. Sessiz bir çığlıktır o… Kuşatılmış duyguların, hapsedilmiş hayallerin özgürlüğe açılan kapısıdır. Yalnızlığı sürgün etmeye meyilli olanların yanı başındadır. Ümidi tükenenlerin ümididir o… Barışa inananların gönül yıldızıdır… Kendi kaderini seçmeyi bilmeyen bir milleti ayağa kaldırandır… Bir hayali binlerle bölüşen gönüllerin fatihi Aliya İzzetbegoviç’tir o…
Yıldızların rengini seçememişti hiç kimse… Bulutların gökyüzünü gölgelemesine engel olunamamıştı… Karanlığa alışmıştı herkes ve her şey siyahtı… Rüyaları prangalıydı insanların bu ülkede… Hayalleri çalıntı… “Yeryüzünün öğretmeni olmak için gökyüzünün öğrencisi olmak lazım” diyen Aliya’ya ayarlıydı saatler… Zaman ona meyilliydi. O olmasaydı karanlığı güneş sanacaktı herkes… Esareti özgürlük… Acıları halkıyla göğüsleyendi o…
Adını aldığı dedesi Üsküdar’da askerlik yaparken tanıştığı Türk kızı Sıdıka hanım ile evlenerek Şamats’a dönmüş ve bu evlilikten beş erkek çocukları olmuştu. Aliya’nın babası Mustafa da Şamats’da doğmuştu. 8 Ağustos 1925’de Bosanski Şamats’da doğan Aliya iki yıl sonra ailesi ile Saraybosna’ya taşındı. Artık onun için vazgeçilmez bir tutkuya dönüşecek sevdanın tohumları da yüreğinde kök salmaya başlamıştı.
II. Dünya Savaşı sırasında Mladi Müslimani (Genç Müslümanlar) birliğine katılmıştı. Henüz on beş yaşındaydı bu birliğe katıldığında… Anti komünist ve anti faşist olan bu birliğin amacı Balkanlarda müslümanlığı tekrar diriltmekti. Ne var ki savaş sonrası Yugoslavya’da kurulan komünist yönetim bu birliği yasadışı sayacak ve örgüte üyelik suçundan 1946’da Aliya’nın 3 yıl sürecek mahkumiyet süreci başlayacaktı.
Hapisten çıkan Aliya Saraybosna’da 1956’da Saraybosna Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra uzun yıllar avukatlık ve hukuk danışmanlığı yapacak bir yandan da siyasi faaliyetlerini sürdürecekti. 1960’lı yıllarda İslam Deklarasyonu adıyla kaleme aldığı kitabıyla yeniden mahkumiyeti başlamıştı. 1983 de başlayacak ikinci hapis hayatı ise 1988 de son bulacaktı. 1950’lerden 1990’lara kadar geçen bu uzun süreçte komünist yönetim altındaki Bosnalı Müslümanların umudu olacak ve Yugoslavya’nın dağıldığı bir dönemde halkına önderlik yapacaktı. Müslüman halkın kararan günlerinin ardında yüreklerinden doğacak bir güneşin var olduğunu hep hatırlatacaktı.
Bosna’da tarihe dipnot düşülecek günler Aliya ile başlamıştı
26 Mayıs 1990 tarihinde Demokratik Eylem Partisi’nin kurucusu olmuş, ilk genel başkan olarak siyasi bir kimlik kazanmıştı. Partisi 18 Kasım 1990’da ilk girdiği genel seçimde ülke genelinde birinci çıkmış, 6 Ocak 1991’de Bosna-Hersek’in ilk cumhurbaşkanı seçilmişti. Bu seçim Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı gerçekleştirmiş ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etmişti. Artık Bosna’da tarihe dipnot düşülecek günler Aliya ile başlamıştı.
1990’lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Federasyonu içinde bir bağımsızlık hareketi baş göstermiş, eyaletler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan etmeye ya da bu yönde niyetlerini ortaya koymaya başlamışlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992’de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8’i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek’i Sırp vahşeti karşısında yalnız bırakmıştı.
4 Nisan 1992’de Sırplar saldırıya geçip insanlık tarihinin en kanlı savaşlarından birini başlattıklarında Aliya İzzetbegoviç parlamento kararıyla kurulmaya başlayan Bosna-Hersek ordusunun ilk başkomutanı olmuştu. Cephede Bosna halkına karşı uygulanan akıl almaz katliama karşı ordusuyla direnirken aynı zamanda savaşı durdurmak için yapılan uluslararası konferanslarda aktif bir diplomasi yürütmüştü.
Bosna’da ölüm yaşamın ta kendisiydi
Yalnızlığı koynunda beslemişti Bosna Hersek’in dağları… Yıl 1995 Temmuz’uydu. Srebrenika’da birkaç gün içinde sadece yedi sekiz bin kişiyi katletmişti Sırplar… Bunun adı soykırımdı. Aliya ve halkı bin iki yüz gün kuşatma altında kalırken dünya bu olaya seyirci kalmıştı. Ölüm bir o kadar yakındı. Çocukların gözlerinde korku, kadınların bedenlerinde öfkenin izi vardı. Özgürlüğün diğer adı ölümdü… Bosna’da ölüm yaşamın ta kendisiydi… Ayakta kalmanın en cesur bedeliydi. Işıklarının söndürülmek istendiği yerdi Saraybosna… Ölmeye ve öldürmeye hazır bakışlar devasa bir inançla besleniyordu. Ölüme yürüyen Bosna’nın kadınları ve çocuklarıydı.
Saraybosna’da on binden fazla insan öldü ve bunun 1300’ü çocuktu. Ölülerini gömecek mezarlık kalmadığından parklar bile mezarlık haline getirilmişti. 1993’ün Kasım ayında Mostar Köprüsü bombalanırken Bosna halkı savaşın üçüncü kışına giriyordu. Müslümanlarsa herhangi bir askeri destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek’in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslümanı göçe zorlamıştıı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslâmi izler taşıyan tarihi eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı. Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermemişti. 1994’ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek’teki iç savaşın aldığı can sayısı 250 bini, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı. Ama Bosna halkına yorulmak yasaktı. Onlar yılmayacaktı. Rüzgarlardan ve fırtınalardan kendilerini koruyacak bir yuvaya sahip olmaya kararlıydı onlar… Hiç kimse onlara nasıl yaşayacaklarını söylemeyecekti. Bosna halkının direnişine hayran kalacaktı dünya… Kuşatma altında ateşle imtihanı zaferle bitiren azimli bir halk olarak tarih sahnesindeki yerlerini alacaklardı.
“Hayatımda en zor attığım imza olmuştur”
Savaş sonrası bir ay süren Dayton Görüşmeleri ile usta bir diplomat olduğunu da kanıtlamıştı Aliya… Ölümünden kısa bir süre önce hastanede Aliya’yı ziyaret eden Dayton Barış Antlaşması’nın mimarı Richard Holbrooke onun için şöyle diyecekti: “Eğer Aliya İzetbegoviç ve onun kararlı tutumu olmasaydı, bugün Bosna-Hersek diye bir devlet olmayacaktı”. Hungtington’un medeniyetlerarası fay hatlarında yer alan Bosna’nın bölünüklüğü Dayton Anlaşması ile onaylanmış, adaletsiz bir barış olan Dayton Antlaşması’nı imzalamak Begoviç için “savaş içre bir savaş” olmuştu. Bu anlaşma, Bosnalılar’ın azimli ve onurlu direnişlerinin Batı’nın baskısıyla tutsaklaştırılmasıdır. Aliya, bu antlaşma için “Hayatımda en zor attığım imza olmuştur. Ne yazık ki bütün ideallerimizin yok olmaması için bu anlaşmayı imzalamak zorundaydık.”diyecektir.
“Tarihimizi kanımızla yazdık. Evlerimiz yakılıp yıkıldı. Düşmanlarımız mert değildi, alçakça katliamlar yaptılar. Yapılan katliamları dünya şimdilerde ortaya çıkartılan toplu mezarlardan anlamaktadır. Bu gerçekleri haykırmıştık, duyan olmamıştı. Tüm acılara rağmen çok şükür ayaktayız. Yıkılan ev ve camilerimizi yeniden inşa ettik. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Onlarla inşallah cennette buluşacağız, onları Allah’ın ve meleklerinin huzurunda şanlı direnişlerinden dolayı kutlayacağız. Gelinen noktada her şey bitmiş değil, yeni başlıyoruz. Başlattığımız mücadelede eksiklikler olmasına rağmen bir yerlere geldik. Bundan sonra görev sizlerindir. İlerleyen yaşım ve sıhhatim nedeniyle aktif siyaseti bırakıyor, bir nefer olarak ömrümü halkıma hizmet etmek isteyen siyasilere destekle yaşayacağım. Allah’a hamd ediyorum ki bugün elimdeki dalgalanan bayrağı teslim edeceğim inanmış yüz binler var. Artık Bosna Hersek hür ve bayrağımız kendi topraklarımızda dalgalanıyor. Selam sana ey halkım. İmanınıza, bayrağınıza ve devletinize sımsıkı sarılın.” diyordu Aliya İzzetbegoviç… Bosna Hersek’in asil lideri, bilge kralı… Tevazu sahibi kişiliğiyle, tarihe yöne veren karizmatik yapısıyla akıllardan silinmeyecek izler bıraktı. Yüreklerimiz sevmeyi öğrendi. Kirlenmiş ve kirletilmiş duygular karşısında arınmayı öğrendi onu severken…
“Ey Boşnaklar! Bu savaşta sizden daha çok sıkıntı çeken insanlar var. Onlar dağa çıkıp size kurşun yağdırmak yerine sizinle birlikte yaşamayı tercih eden Sırp komşularınızdır. Onlara merhamette, saygıda kusur etmeyin” sözleriyle de geniş bir vizyona sahip olduğunu gösteriyordu bizlere… Savaş hukukunun nasıl olmasının gerektiğini hatırlatıyordu belki de savaşmayı katliam zannedenlere…
Ey teslimiyet senin adın İslam’dır
Aliya bütün dünyanın bilge kralıydı. Zihinlerde ve gönüllerde hep böyle anılacaktı. Çağımıza damgasını vuracak büyük liderlerin belki de son temsilcisi olacaktı. Halkı için ve dünya barışı için verdiği onurlu mücadele ile aslında sadece Bosna’nın değil barışı unutanların, özgürlüğü tanımayanların, soykırımı demokrasi zannedenlerin de gönüllerinin lideriydi o… Hayatı üç mücadele arasında geçmişti. İslâm’ı anlama ve yaşama mücadelesi, komünist dönemde hapishanelerdeki özgürlük mücadelesi, komünizmin yıkılışından sonra ise Sırp ve Hırvat katliamına karşı halkının başında verdiği ölüm kalım mücadelesi…
“Ben bir Müslüman’ım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da öyle hissedeceğim. Çünkü İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı…”diyordu ardında yetiştirdiği vasıflı insanlar bırakırken Aliya… Hiçbir zaman liderlik hırsı taşımadı, siyasi makamlara kendiliğinden talip olmadı. Hayatı boyunca İslam ve batı kültürlerini anlamak için çabaladı. Eşsiz bir sentez kurarak dünyaya entelektüel bir bakış açısı kazandırdı. Kendi toplumu için bir okuldu o… Bosna halkının en büyük şansıydı… Bizim şansızlığımız onu erken kaybetmek olmuştu.
“Geleceğimizi geçmişimizde aramayacağız. Kin ve intikam peşinde koşmayacağız. Devamını sizlerden bekliyorum.”sözleri Bosna halkına vasiyetiydi adeta… “Ey teslimiyet senin adın İslam’dır.” diyen Aliya ruhunu teslim ettiğinde tarihler 19 Ekim 2003’ü gösteriyordu. Onun cenazesi Bosna halkını İslam ve batı ülkeleriyle buluşturan bir törene sahne olmuştu. Sevenlerinin gözyaşları aralıksız yağan yağmurlara karışıyordu. Bosna halkı kendisine vefa gösteren Aliya’ya vefasını göstermişti. Aliya ardında özgürlüğü taç yapan bir halk bırakmıştı. Sevgi dolu bir eş ve iyi yetişmiş üç değil binlerce vatan evladı bırakmıştı ardında… Tarih onun onurlu mücadelesini ve onu hiç unutmayacak… Ufka ayarlı bakışlarında tüten zafer coşkusunu, sessiz bir çığlık oluşunu ve hapsedilmiş hayallerin özgürlüğe açılan kapısının yine kendisi, Aliya İzzetbegoviç olduğunu… Rabbim rahmetini üzerinden ve onurlu Bosna halkından eksik etmesin… Mekanın cennet olsun Bilge Kral… Hz. Peygamberin liva-ı hamd sancağı altında gölgelenmen için dua ediyoruz şimdi. Bir hayali binlerle bölüşen gönüllerin fatihi Aliya İzzetbegoviç ruhun şad olsun. 
 
Ayşenur Menekşe Çalıkçı – Dünya Bülteni

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili yazılar