ŞİDDET SARMALINDA DURUŞUMUZ

ŞİDDET SARMALINDA DURUŞUMUZ

Şiddetin tarihi insanlığın kadim tarihi kadar eskidir… Âdemin çocuklarından Kabil ile başlayan şiddet kesintisiz olarak bugüne kadar süregelmiştir ve görünen o ki, kıyamet sabahına kadar da devam edecektir…

Habil’in şiddet karşıtı duruşu Kabil kompleksini gidermeye yeterli olmamıştır…

Kin ve kıskançlık kardeş kanına neden olmuştur.

‘’Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku. Onlar (Allah’a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birinin ki kabul edilmiş, diğerinin ki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) demişti ki: ‘’Seni mutlaka öldüreceğim.” (Diğeri de) ‘’Allah ancak korkup-sakınanlardan kabul eder.

Eğer sen beni öldürmek için elini bana uzatacak olsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.

Şüphesiz, senin kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur.

Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı, böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu.” (Maide, 27-30)

Habil’in adil ve ahlaki duruşu sonucu değiştirmedi ama insanlığın nerede durması gerekliği ile ilgili ilahi öğretinin örnekliğini sunmuş oldu.

Sonuçta herkes kendi sınavını verecekti… Kabilleşenlerle, habilleşenlerin savaşı bitmedi ve bitmeyecekti…

Burada biraz da bu konuda insanın doğasına bakmak lazım gelmez mi? İnsanın yapısını bütüncül okumak gerekmez mi? Bakınız insanı yaratan onu nasıl tanımlıyor:

‘’Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.’ demişti. Onlar da: ‘Biz seni övüp, yüceltir ve(sürekli) takdis edip dururken, orada fesat çıkaracak ve orada kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah) ‘’Şüphesiz, sizin bilmediğinizi ben bilirim.” dedi. (Bakara, 30)

Demek ki insanın yapısında şiddet potansiyeli bulunuyor. Kuvve-i gadabiye /öfke gücü ile insan sınanıyor.

İşte insanoğlunun sınavı, bu potansiyel ve öfke gücünü vahyin öğretisi ile terbiye ve tezkiye edip, halife misyonuna halel getirmeme ekseninde gerçekleşiyor.

Âdem’in çocuklarından, Kabil’den bugüne insanoğlunun en kestirme çözüm yolu olarak şiddete yöneldiklerini görmekteyiz…

Dün olduğu gibi bugün de dünyamızda şiddetin bin bir çeşidi geçerliliğini sürdürüyor…

Evet, şiddeti yöntem edinmiş bir dünyada yaşıyoruz… Artık kimin gücü kime yeterse…

Caydırıcı bir gücünüz yoksa ya sizi yok sayarlar ya da yok ederler…

Şiddet doğurgandır… Şiddet şiddeti doğuruyor… Böyle olunca da şiddet dur-durak tanımıyor, sürekli yeni boyutlar kazanıyor…

Kanı kanla temizlemeye çalışanlar çoğalıyor… Kini kinle yenmeye uğraşanların önü alınamıyor… Kiri kirle temizlemek isteyenlerin ölçüsü kalmıyor…

Belli bir aşamadan sonra öfke ateşi önce onu tutuşturanları yakmaya başlıyor… Keskin sirke küpüne zarar verse de kimse umursamıyor…

Şiddeti bir davranış biçimi edinenler süreç içerisinde şiddeti bir yaşam biçimine dönüştürüyorlar…

Bugün yeryüzünde şiddet sistemleştirildi. Anonimleşen, sistematiği olan şiddet, profesyonel yöntemlerle sürdürülüyor…

Artık kaba kuvvete dayalı şiddeti tanımak, tanımlamak, tepki vermek zor değil…

Sessiz ve derinden gelen örtülü şiddet daha ciddi bir tehdit… Bedene yönelik şiddet geçicidir; fakat ruhları, bilinci hedef alan şiddet kalıcı ve kahredicidir…

İçselleştirilen şiddet görünmez hale gelir, insanlar bunu kanıksar; hatta ‘kader’ olarak algılamaya başlar…

Malik bin Nebi’nin yerinde tespiti ile ‘’sömürülmeye hazır ruh hali” oluşur…

Ruh zedelenmezse beden işkenceye direnir… Ruhtaki çökme ve çözülme iç dinamikleri köreltir, iradenin iflasına neden olur…

İşte sinsileşen şiddetle sinen yığınlar…

Cepheden gelen, meydandan gelen şiddetten değil, medya üzerinden gelen şiddetten ürküyoruz…

Mahremiyetlerin afişe edilmesi, değerlerin yozlaştırılması, Müslümanların itibarsızlaştırılması, nesillerin hafızasızlaştırılması nasıl bir şiddeti haber veriyor?

Deriye isabet eden şiddeti geçiyorum; kılcal damarlarımıza, sinir uçlarımıza kadar uzanan şiddete dikkat çekmek istiyorum.

Alay, aşağılama, algı operasyonları, İslamofobi, karalama, çarpıtma kampanyalarının şiddeti hiç hız kesmiyor…

Daha da beteri, bu şiddeti uygulayan sömürgeci güçlerin mazlum ve mağdur rolünü oynamaları… ‘Yavuz hırsız’ pozisyonuna geçmeleri…

Maalesef rahmet dini olan İslam şiddet dini olarak dünyaya pazarlanıyor…

İslam’ı terörize etme, olmadı karikatürize etme, o da olmadı atomize etme operasyonları süreklilik kazandı.

Böylesi bir atmosferin oluşmasında bazı İslami anlayışların yanlışlıkları veya İslam düşmanlarına verdikleri malzemeler de etkili oldu…

Cihatla cinayetin ayrımını doğru yapamazsak düşmana açık vermiş oluruz.

Mücadelemizde amaç ve ahlak erozyonunun önüne geçemezsek, değil İslam’ın önünü açmak, İslam’a yük olmaya başlarız.

Bizim savaşımızda öfkemizin de bir ahlakı, bir hukuku var…

Eğer İsrail’e olan öfkemiz, yarınlarda fırsatlar elimize geçtiğinde bizi İsrailleştirecekse, İsrail’den ne farkımız kalır…

O zaman uğruna bedel ödediğimiz değerlerin ne anlamı kalır? Beşşar Esed’a nefretle tepki verirken, bir gün gelir Esad’laşırsak direnişin amacı nedir?

Yezidi lanetleyip iktidar günlerinde Yezidleşirsek vay bizim halimize…

Buğzumuz da, sevgimiz de Allah için olmalı değil miydi?

Eylemlerimiz kin ve öfkeyle besleniyor, intikam hırsıyla büyüyorsa, büyümenin büyüsü bizi de bozmaya başladı demektir…

Adalet ve ahlak bizim vazgeçilmezlerimiz değil mi?

‘’Ey iman edenler, adil şahitler olarak Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adaletli olun. O takvaya daha yakındır.” (Maide, 8)

Eğer tepkimiz, muhalefetimiz, direnişimiz adil değilse bizi zalimleştirir…

Mağduriyet ve mazlumiyete sığınıp, adaleti ve ahlakı ıskalayamayız, nefretlerimizin kurbanı olamayız…

Sakın mazlumken zalim konumuna düşmeyelim.

Yapmamız gereken mazlumiyetten direniş ruhu çıkarmaktır… Mazlumiyetimiz ma’şeri vicdanı harekete geçirmelidir…

Aliya İzzetbegoviçin yerinde ifadesi ile ‘’zalimler bizim öğretmenimiz değildir.”

Kini ve dini aynı kalpte nasıl barındırabiliriz, bilmiyorum!

Kanla abdest alanlar, adalet ve ahlakı nereye koyacaklar, düşünmek lazım!..

İktidar günlerimiz intikam günlerimiz olmamalı!..

Dün dövüldük, sürüldük, sömürüldük şimdi sıra bizde, güç bizde diyemeyiz… Adalet ne diyor… Ahlak ne diyor… İlahi ahkâm ne diyor, ona bakarız…

Yusuf’un ahlakını kuşanırız…

Mekke’nin fethi günü, Hz. Muhammed(sav)’in zaferine yüklediği zerafete bakarız…

Mekke’nin fethinden daha önemli olanın, Mekkelilerin kalbini fethetmek olduğunu düşünürüz…

Rövanş için değil, rahmeti yeryüzüne nasıl yayabiliriz; derdimiz bu olmalı!..

Öfkemizde bir onur, tepkimizde bir takva, savaşımızda bir ölçü olduğunu unutamayız…

‘’Kısasta -bile- hayat vardır” diye buyuran Rabbimiz bizi dirilişe çağırıyor…

Cihadımız insanla İslam arasındaki engelleri gidermeye yöneliktir…

Kınayanların kınamasından dolayı cihadı müfredatımızdan çıkaramayız…

Omurgasız, savunmasız, cihatsız bir İslam’ın ne hükmü olabilir ki?

Müslümanların elbette caydırıcı bir gücü olacak, ama gücün güdümüne girmeden, güç zehirlenmesine yakalanmadan, Hakkı hâkim kılmak, adaleti ayakta tutmak için güçlü olmak gerekir…

Cihadcılık değil, cihad… Hakkı ile cihad…

‘’Ve Allah için hakkı ile cihad edin…” (Hacc, 78)

İstismar etmeden, ihanet etmeden, ihmal etmeden, itiraz etmeden Allah için… Sadece ve sadece Allah için cihad edin…

Allah yolunda tüm çaba ve çırpınışların cihad olduğunu unutmadan…

Bizim mücadelede ki şiarımız; ne zulmederiz ne de zulmedilmesine müsaade ederiz…

Ne ezeriz ne de eziliriz.

Biz sefer için varız. Sürüleşmeyiz, sürünmeyiz, sömürgeleşmeyiz, sönükleşmeyiz…

Son nefesimize kadar Hakkı savunmak zorundayız…

İfrat ve tefrite düşmeden itidal üzere kendimizi ifade ederiz.

Ramazan Kayan

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili yazılar