Çölden Gelen İsyancılar

Çölden geliyorlar. Yokluk, açlık, susuzluk ve yaşamın en dip noktası. Varlığın en zor biçimde yaşamaya mahkûm olduğu sosyal alan. Bu açıdan Ortadoğu’nun kırsalları da, Endonezya’nın insanı köle gibi çalıştırdığı tarlaları da, Paris’in varoşları da, Mısır’ın mahalleleri de, milyonlarca insanın içinde yaşadığı Pakistan sınırındaki gayri insani kamplar da birer çöldür. İnsana dair yaşamın en zor olduğu şartlardır. Çöl, varlığın var olmak için en dipte kaynadığı yerdir. Ne adalet, ne katılım, ne de geçim şartları normal.

Yerel iktidarlar, kendi vaha yaşamları için çöl hayatı sunuyorlar insanlara. Dışlıyorlar, aç bırakıyorlar, damgalıyorlar, katılıma ve konuşmaya imkân vermiyorlar. Küresel hegemonya yerel iktidarlarla işbirliği yapıyor. Yeter ki Camp David düzeni sürsün, talanları istikrarlı bir biçimde devam etsin, dünyanın büyük kısmı ve çöldekiler onlara “rüya gibi” baksın. Ulaşamasınlar, ama onlara bir gün ulaşmak için imrenerek baksınlar. Beyaz adama, modern adama, iktidardaki adama ve güçlü adama öykünsünler. Bir gün onlar gibi olacağım diyerek çöl hayatını kendilerine reva görsünler. İktidarların sinemaları ve romanları onlara bunların başarılarını anlatır. Kölelerin bir gün çalışarak efendileri gibi olacaklarının öyküleridir bunlar. Bütün efendiler, kölelerin kendilerine imrenmesini ister. Ama hiçbir zaman yerlerini almasını da kabul etmezler. Şimdi dünyanın egemen babaları da aynı tutuma sahip. Oysa demokrasi yoksa, adalet yoksa, adil ekonomik paylaşım yoksa çöl vahalaşamaz. Köleler efendi olamaz. Artık burada çöle tek seçenek kalıyor: İsyan.

Çöl ya kente gelerek medenileşecek ya da isyancı kitlelere dönüşerek yıkıcı güce dönecek. Çöl medenileşmezse isyancıları yetiştiren sosyolojiye döner. İbni Haldun çölden medenileşmeye dönüşümün sosyolojisini anlatır. Ama medenileşmesi bloke edilen kitlelerin nasıl yıkıcı hale geleceğini anlatmıyor. Oysa toplumlar tarihi, çöl dönüşmediği zaman büyük yıkıcı güç haline geldiğini bize anlatıyor. Üstat Toynbee bunu gören bir düşünür. Zealot kavramıyla bu meseleyi önümüze koyar. Çölden gelen Zealotların medeniyeti nasıl yıkıp yok ettiğine dikkat çeker. Tarih içinde, Roma zamanlarında Yahudi Heredoin kentini yerle bir eden Yahudi çöl Zealotların öyküsünün teorileşmesidir bu. Babil şehri, bize çölden gelen isyancıların yıkıcı kudretini gösterir. Üç taş duvarla ve bir su hendeği ile etrafı surlarla çevrilen Babil kenti, çölden gelen isyancılar tarafından yerle bir edilir.

İsyan yıkıcıdır. Katleder, yıkar, düzler, afet saçar. Umut yerine korkuları seferber eder. Akıl yerine içgüdülerden yararlanır. İnsani yönler yerine hayvani saldırganlığı kullanır. Arzu ve şehvetlerin, içgüdü ve nefislerin karanlık, korku ve şeytani boyutlarını sonuna kadar teşvik eder, baştan çıkarır. İnsanın, kendisini yıkıcılığın ve saldırganlığın derinliğiyle var etmesini salık verir. Güç, bütün iyi ve kötünün kuralı haline gelir. Salt güç, salt yıkımdır. Salt arzu, salt zevktir. Güç, yıkım ve zevk. İşte isyan hareketinin ruhu!

DEAŞ, bir çölden yükselen isyan hareketi. İnsanlık tarihinde ilk defa bütün dünya üzerinden elemanları yanına çeken bir isyan bu. Bir kent, bir bölge, bir ülke ya da bir alan ile sınırlı değil. Bundan dolayı yıkıcılığı küresel ölçekte. Barbarlık ve saldırganlık bütün dünyayı etkiliyor. Küresel düzenin en güvenli kentlerine isyanlar düzenliyor. Teknoloji, istihbarat, bilgi ve karşı bilgiler işe yaramıyor. Dünya yeniden duvarlarla örülüyor. Eskiden Babil sadece kendi etrafında dört duvar örerek barbarlara karşı kendini koruyordu. Ama şimdi bütün devletler yeniden duvarlar örüyor. İsyancılar ve onlardan gelen barbarlık, dünyanın düzenini ters yüz ediyor. Mültecilerin çoğalması bunun en bariz örneği. Sınırlar alt üst olunca, yeni duvarlarla tahkim edilmeye çalışılıyor. Dünyanın en büyük devleti ABD bile kendini surlarla çeviriyor. Tarihte kent surları yerine ulus devlet surları gelişiyor.

IŞİD, her şeyi yıkıyor. Kadim yapıları, şehirleri, kutsal mekanları…Yıkımda sınır tanımıyor. Çünkü insanın içindeki karanlık tarafa ayna tutuyorlar. Orayı harekete geçiriyorlar. İsyanları, barbarlık taşıyor içinde. Yapmak değil yıkmaktır peşinde oldukları. Yıkarak var olmak istiyorlar. Kanın, ateşin ve yıkıntıların içinde yürüyorlar. Buradan bir yol çıkmaz, ama var olan yollar da harabeye döner. Ne yerel sistemler ne de dünya sistemleri eski halleriyle varlıklarını sürdürebilirler artık. Dünya harabeye dönüyor. Harabeler üzerinde yeni bir tarih doğacak!

Ergün Yıldırım

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili yazılar