Şehadeti Demleyen Adam!

Sıcak bir yaz akşamında, tatlı telaşların sıcak havanın etkisiyle eziyete dönüştüğü günlere rast gelmiş idi bu kanlı gece…

Yeni kurulacak yuvamın bir kısım hazırlığını bitirdikten sonra karşıya geçmek üzere otobüse binmiştim günün tüm yorgunluklarını yanıma alarak. Metrobüs durağına yaklaştığım vakit ayaklarımın merdiveni çıkacak dermana sahip olmadığı düşüncesinde karar kılmış, metrobüs kullanmaktan vazgeçip Üsküdar sahile inmiştim Marmaray’a binmek üzere. Yenikapı durağında indiğim sıra ev arkadaşım aramış, “Musab, Beylerbeyi’nde çatışma çıkmış; asker köprüyü kapatmış. Darbe oldu diyorlar!” demişti heyecanlı bir ses tonu ile. İlk duyduğum anda herkes gibi ben de inanmamıştım hatta 15-20 dakika öncesinde yanından geçmiş idim ve her şey gayet normaldi. Otobüs Millet Parkı’ndan aşağı doğru usul usul inerken dönüp bakmıştım her gün binlercesinin hıncahınç doldurduğu boğazın gerdanlığı, ilk göz ağrısına. Her şey normal, ve dahi trafik gayet akıcıydı…

İlk şoku atlattıktan sonra 4. Levent’teki öğrenci evinin yolunu tutmuştum. Bir an önce eve varıp, olup biteni tam olarak anlamak, yaşananların gerçek olmadığını gözümle görmek istiyordum. 20 dakikalık yolculuk bana hiç bitmeyecek kadar uzun gelmişti. Yürüyen merdivenin basamaklarını üçer beşer çıkıp koşar adımlarla eve yönelmiştim.

Hayli uzun bir yolculuk vuslatla son bulmuş ancak ben istediğimi alamamış, aksine haberin gerçekliğini canlı yayına bağlanan Başbakan’ın ağzından bizzat işitmiştim. Çok garip şeymiş bu darbe dedikleri şey… İsmi bile beni ürkütmeye, geleceğe yönelik karanlık düşüncelere kapılmama  yetmişti. Hiç yaşamamıştım halbuki darbeyi ve darbeye dair tek bildiğim büyüklerimden duyduğum 28 Şubat anıları idi…

Evde garip bir hava oluşmuş, herkes bir şeyler yapılması gerektiğini söylüyordu ancak kimsenin ne yapılması gerektiğine dair bir fikri yoktu. Malum hiçbirimizin daha evvel herhangi bir tecrübesi olmamıştı…

Ve sonunda abdestimizi alıp sokağa çıkma kararı almıştık kendi aramızda. Birkaç dakika içerisinde hazırlanmış ve dua silahımızı kuşanarak kapıya yönelmiştik ki bu sırada Cumhurbaşkanı’nın televizyon yayınına bağlandığını, halkı meydanlara davet ettiğini öğrendik. Dışarı çıktığımızda elinde birkaç alışveriş poşeti, birkaç şişe su olan 4 gençten başkasına denk gelmemiştik. Adeta ölü toprağı serpilmişti ıssız, sessiz ve kimsesiz sokaklara…

Sütlüceye gitme düşüncesiyle bindiğimiz taksi ile ancak Mecidiyeköy’e kadar ilerleyebilmiştik. Yolların kapalı olması nedeni ile geriye kalan yolu yürüyerek devam etmeye karar verdik. Bilmeden geçtiğimiz cadde ve sokakların ardından ayaklarımız bizi Kağıthane’de ismini hatırlayamadığım bir polis karakoluna getirmişti. Karakol önündeki kalabalığı görünce yalnız olmayışımızın mutluluğunu yaşamıştık.

Karakol önündeki bir grubun köprüye yürüme teklifi ile tekrar geldiğimiz tarafa yürümeye başlamıştık. Kısa bir süre sonra askerlerin Taksim’i işgal ettiği haberi gelince rotamızı o tarafa çevirmiştik. Tekbirler, sloganlar, dualar ıssız gecenin sessizliğini adeta yarıyor ve kalabalık gittikçe artıyordu…

Kalabalık Taksim’e doğru yürüyüşüne devam ederken Osmanbey’de üniformalı teröristler tarafından yolumuz kesilmişti. Asker ve sivil halk karşı karşıya idi. Asker halkın ilerleyişini engellemek için uyarı ateşi açıyordu. Tabi namlusunu kendi halkına doğrultacak değildi ya… İşte tam da böyle bir atmosferde telefonum acı acı çalmıştı. Arayan Kamer ablaydı. Sesi kederli, titrek ve ağlamaklı geliyordu… Ve kulağımdan hiç gitmeyen o sözler dökülüvermişti dudaklarından “Musab Ramazan Ağabey Saraçhane’de vurulmuş diyorlar. Askerler Ramazan Ağabeyi vurmuş! Allah aşkına bul onu…”.

Duyduklarıma inanamıyordum, inanmak istemiyordum… “Bir karıncayı dahi incitmekten imtina eden Ramazan Ağabeymizi neden vursun ki asker?”. “Hem bu milletin askeri kendi abisine, gardaşına, anasına, babasına namlusunu çevirmezdi ki… Neden çevirsin ki…”. Zihnim allak bullak olmuş, kafamda anlam veremediğim bir sürü düşünce ve soru belirmişti.

Her şeye rağmen inanmıyordum Ramazan Ağabeyin vurulduğuna. “Hem haber de teyitli değildi zaten…”. Asker kendi halkını vurmazdı. “Hem vursa bile bu bizim Ramazan Ağabey olmazdı…”.

Bu düşünceler içinde kendimi rahatlatmaya çalışırken yanımdaki gencin bacağına saplanan G-3 mermisi ve akabinde şahit olduğum onlarca yaralı zihnimin açılmasına vesile olmuştu. Artık haberin gerçek olabileceğine inanmaya başlamıştım… Kamer ablayı tekrar arayıp kimden öğrendiğini sorduğumda aldığım cevap karşısında gözyaşlarıma hakim olamamıştım. Meğer o gönlü güzel, kendi güzel, koca yürekli adam vurulduğu vakit yıllarca aynı yastığa baş koyduğu eşini arayıp “Zeynep asker beni vurdu. Ben ölüyorum. Hakkını helal et!” demiş ve eşinden helallik istemişti.

Tüm bu olanların ardından artık kendimi avutacak bir tezim kalmamıştı ve Ramazan Ağabeyi bulmam gerekiyordu ancak Ramazan Ağabey Fatih’te, ben ise Osmanbey’de idim. Yollar tutulmuştu ve taksiciler yolcu kabul etmiyordu. Yalvar yakar bindiğimiz taksi bizi Yavuzselim’e kadar getirmişti. Ortalık insan kaynıyordu ve Saraçhane’den silah sesleri yükseliyordu. Cadde üzerine konuşlanmış askerler milleti yaklaştırmamak adına hedef gözetmeksizin ateş ediyordu. Ortalık adeta savaş alanı, kan gölüne dönmüştü.

Saraçhane yakınlarında olan arkadaşlar ortamın çok tehlikeli olduğunu, oraya yaklaşmamamız gerektiğini tembih etmişlerdi ancak çare yoktu ve Ramazan Ağabeyi bulmak için köşe başındaki hastaneye gitmemiz gerekiyordu. Beraberimdeki bir abimle birlikte askerlerin mermileri eşliğinde sürünerek de olsa Medical Park’ın yolunu tutmuştuk.

Hastaneye girdiğimde genzimi yakan ağır kan kokusu beni karşılamıştı. Her yerde yaralılar, üstü başı kan revan olmuş insanlar, yaralı taşıyan siviller, bir oraya bir buraya koşuşturan hemşire ve doktorlar, ölüler…

Hayatımda karşılaştığım en kötü manzaralardan bir tanesine şahit oluyordum o gece Saraçhane parkının yanı başındaki hastanede… Gördüğüm manzara karşısında her ne kadar şok yaşamış olsam da Ramazan Ağabeyi aradığımı unutmayacak kadar zihnim diri idi. Tüm hastalara bir bir bakmıştım hatta ölülere… Ağabeyim orda değildi ama ben sevinmeli miydim üzülmeli miydim emin olamıyordum. O sırada üstü başı kanlar içerisinde kalmış bir hemşireye kısaca durumu izah ettim ve ağır yaralıların Haseki hastanesine yönlendirildiği malumatını aldık ve yola koyulduk.

Haseki hastanesine gittiğimizde oradaki durumun da en az yukarıdaki kadar kötü olduğuna şahit olduk. Kapıdaki güvenlik görevlileri içeride 115 yaralı ve birçok ölünün olduğunu, bu sebeple bizi içeri alamayacağını söyledi. Her an yeni hastalar geldiği için kayıt tutma imkanı olmamış ve bu nedenle Ramazan Ağabey ile ilgili bir haber alamamıştık. Hastane önünde beklerken Ramazan Ağabeyin vefakar dostu Abdullah abinin de orda olduğunu gördük. Kendisi Bezm-i Alem’e gittiğini ve orda olmadığını söyledi. Son ihtimal olarak Çapa kalmıştı ve oraya doğru hareket ettik. Gelen hasta sayısı az olduğu için kayıt alınmıştı lakin Ramazan Ağabey orada da yoktu. Çaresiz Haseki’nin önüne dönmüş ve içeriden gelecek bir haberi beklemeye başlamıştık.

Saat 2.30 suları idi… Üzerimizden uçaklar geçiyor ve adeta yer gök inliyordu. Herkes bomba atıldığını düşünerek sağa sola kaçışmış, bombanın düşmesini bekliyordu. Kısa bir süre sonra darbecilerin halkı korkutmak ve toplanan kalabalıkları dağıtmak amacıyla uçakları alçaktan uçurup, ses duvarını aşarak sonik patlama oluşturdukları anlaşılmıştı. Hastane önünde gergin bekleyiş devam ediyordu.

Saat 3.30 sularında artık sabrımız tükenmişti… İçeriden gelecek olumlu ya da olumsuz bir haber bekliyorduk ancak ne mümkün… Hiç kimse içeriye alınmıyor, içeriden bilgi verilmiyordu. O sırada içeriye girip çıkan görevliye Ramazan Ağabeyin ismini verdim ve olumlu ya da olumsuz bir şeyler söylemesini istedim. Birkaç dakika sonra gelen adam “Ramazan Sarıkaya isimli bir hasta var, bacağından vurulmuş, ayakta ve durumu iyi.” demişti. Tepemizdeki keder yüklü bulutlar biraz olsun dağılmış, beraberimdeki abiyle uzun uzadıya birbirimize sarılmış ve Rabbimize şükretmiştik. Aslında bilginin doğruluğu hakkında çekincelerimiz vardı ama o an öyle inanmak istemiştik. Ardından Kamer ablayı arayarak bu müjdeli haberi vermiş ama yine de net olmadığını söylemiş idim. Aradan 10 dakika geçmemişti ki Kamer abla beni aramış, Ramazan ağabeyin Zeynep yengeyi arayarak iyi olduğunu ve hastanede olduğunu söylediğini haber etmişti. Hüzün gözyaşları şimdi görevi sevince bırakmıştı.

Tüm bunlar yaşanırken çağırdığımız tıpçı arkadaşlar hastaneye gelmiş ve Ramazan ağabeyin odasını öğrenmiş, yanına girmiş, onunla ilgili bize bilgi vermişlerdi.

Saat 4.30 sularında bir şekilde ben çıktım Ramazan ağabeyin yanına… Yanına varır varmaz tanımıştı beni ancak ameliyatın ve narkozun etkisindeydi hâlâ. Karın ve kasık bölgesinden iki mermi ile vurulmuş; kasık bölgesindeki mermi ameliyatla alınmış, karnına isabet eden ve kalınbağırsağını parçalayan mermi henüz alınmamış yalnızca bağırsak dikilmişti. Acı içerisinde kıvranıyor, sürekli ameliyatlı bacağını toplamaya çalışıyordu. Şeker hastalığının da etkisi ile aşırı derecede su isteği vardı. “Musab su! Musab su!” nidaları kulağımda çınlıyor hâlâ…

Sabah olup eşi gelene dek yanında durduk ağabeyimizin. Bu süre zarfında yalnızca birkaç saat içinde onlarca kişi hastane önüne ziyarete gelmişti Ramazan ağabeyi çünkü seveni çoktu o güzel insanın. Evet iyi insan olmak böyle bir şeydi tam da. Yaşarken her ne kadar kıymeti bilinmese de başına bir iş geldiği vakit kıymeti anlaşılır hep iyilerin…

Takip eden günlerde elimizden geldiğince ağabeyimizin yanında olmaya çalıştık. Ağabeyimizin vurulduğu ilk günden şehit olduğunu güne kadar yengemizin ve çocuklarının vakur duruşuna şahitlik ettik. Allah onlardan razı olsun ve Şehidimiz ile birlikte haşretsin.

Hasılı kelam…

Yıllar önce Ramazan Kayan hocamdan “Şehadet bir hak ediştir.” cümlesini işitmiş ancak bir anlam verememiştim. Zihnimde kendisine bir yer bulamayan bu söz Ramazan ağabeyin şehadeti ile netlik kazandı. O şahid olarak yaşamış ve şehadeti hak etmişti bu dünyada iken.

Ne mutlu sana Ramazan Ağabey! Kanınız ümmet için aktı… Siz ruhunuzu Rahman’a teslim ederken ümmetin yetimlerine, öksüzlerine, dullarına, gariplerine ümit oldunuz, kan oldunuz, can oldunuz. Şehadetiniz ümmetin felahına vesile olacak inşallah.

Ümmetin yetimleri için canınızdan vazgeçerken, eşinin ve yetimlerinin vakur duruşuna, metanetine şahitlik ettik elhamdülillah. İşte şehadetin sükûneti, işte şehadetin bereketi, işte şehadetin nimeti…

Ve söz veriyoruz sana Ramazan Ağabey;

-Yolunu yol bilip yola revan olacağız,

-Bize bıraktığın emanetlerine en iyi şekilde sahip çıkacağız,

-Bizi beklediğin cennet bahçesinde sana komşu olmak için hiç durmadan çalışacağız inşallah.

Şehadetin kutlu, mekanın Firdevs olsun.

 

ŞEHADET BİR ÇAĞRIDIR, TÜM NESİLLERE VE ÇAĞLARA……

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili yazılar